Tarihi Köklerimiz Ve Kültürel Geçmişimiz

Çepnilerin göç yönü, Orta Asya'dan çıkışla başlasa da, asıl İran’dan çıkarılıp Doğu Karadeniz’e doğrulunca bize gelir. Karadeniz'in iç kesimlerine geldikten sonra bu bölgede Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir yörelerine yerleştikleri ve Kürtün üzerinden dağıldıkları, sayılarının 100.000 civarında olduğu rivayet edilmektedir. Anadolu'dan İran topraklarına göçten sonra, tekrar Anadolu'ya (Karadeniz yamaçlarına) yönelen söz konusu dönüş Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethinden sonrasına aittir. Fethe yardım eden Çepniler, İran’a göç edenlerin vizesini almışlar diye düşünüyorum. Yardımın armağanı olarak yakınlarını geri çağırma hakkını elde etmişler ve değerlendirmişler.

Görele’ye geldikten sonra da bu hareketlilik sürüp gidiyor. Bunun da Çepnilerin devlet kurma girişimlerinin sonucu olduğunu sanıyorum. Anladığım kadarıyla, tıpkı Osmanlı, Moğol, Selçuklu hanedanları gibi onlar da kendi devletlerini kurmayı denemişler ama her nedense bir türlü başaramamışlar. Manas Destanı üzerine yaptığım araştırmalarda rastladığım şu alıntı ilginçtir ve Çepniler'in devlet kuramamasına da yanıttır sanırım. "Kırgızlar (Manas’ı soyu), her subaşında çadır kurarlar ve her çadırın başında bir ‘biy’ veya efendi vardır. Bu durumu şöyle algılamak olasıdır; Yüksek çayırlarda sade bir yaşamı ve tek tek ailelerin mutlak bağımsızlığı aradığı Kırgızların dağılmasını ve birlik kurmaktan uzak kalmasını ima eden ironik bir anlatımdır." Kırgızlar'ı tanımlayan bu yaşam biçimi Çepniler için de geçerli olsa gerek.


 

Görele ve köylerinde yaşayanlara baktıkça sadece Çepniler değil Kırgızlar, Kumanlar ve Kıpçaklar ağırlıkta olmak üzere diğer boyların da bu coğrafyayı mesken tuttuklarını söylemek mümkündür.

Sunulan araştırma, henüz başlangıç aşamasındadır. Okuduğunuzda anlayacağınız üzere konuya ilişkin taramalar yapılıp notlar alınmakta ve kaydedilmektedir.

İlk notlar,  Dr. M. Hanefi BOSTAN’ın  “XV – XVl. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal Ve İktisadi Hayat” adlı esrinden alıntılardır. Sizlere ön bilgiler vermesi bakımından hemen paylaşmayı ve varsa elinizdeki bilgilere ulaşmayı düşündüğüm için bu haliyle ekliyorum siteye. Her geçen gün yeni eklemelerle okunabilir metine doğru gidecek bir düzenlemeyle karşılaşacaksınız. 

Asıl amacım, ortak tarihimizi, ortak emekle, daha doğrusu imece ile yazmayı denemeye yöneliktir.

Benim pozisyonumdaki araştırmacıların en önemli sorunu, Osmanlıca ve Arapça bilmemeleridir. Ne Osmanlı arşivlerine girebilir ne de harf devriminden önceye ait elimize geçen belgeleri anlayabiliriz. Tek seçeneğimiz var, o da günümüz Türkçesine aktarılmış belgeler üzerinden yürümek. Hele bir de internet ortamına gelmişse bilgiler, tam anlamıyla hazine bulmuş gibiyizdir. Bu, bir bakıma hazıra konmamız ve işimizin kolaylaşması anlamınadır. Ne var ki o zaman sadece deşifre edilmiş ve birilerinin süzgecinden geçmiş verilerle yetinmek zorunda kalırız.

Aradığımızı değil bulduğumuzu kullanmak kuşatması da ayrı bir handikaptır. Araştırmacı aradığına ulaştıkça özgürleşir ve farklılıkları yakalar ve sergiler. İşlenmiş belgelere ulaşmak çalışmamızı hızlandırıp kolaylaştırıyor görüntüsü verebilir. Ancak kendimizi bağımlı, güvensiz, köşeye sıkıştırılmış ve güçsüz hissederiz, araştırma şevkimiz kırılır; üretkenliğimiz gölgelenir.

İşte bu olanaklar duygular ve düşünceler içinde başladı çalışmam ve böyle de sürecek.

 

Tarihi Köklerimiz

Yerleştiğimiz bu yerlere uzak coğrafyalardan geldiğimizi hepimiz biliyoruz. Her nedense –kendi adıma söylüyorum- dedem (Mehmet UĞURLU)geçmişe ilişkin sorduğum soruları geçiştirir, atalarımızdan söz etmeyi zül sayardı. Arada bir eşref saatine denk gelip anlattıklarını da ben not almayı ihmal edince, elimizde pek bir şey kalmadı. Soy (aile) tarihinden umut kesince, genel tarihin içine dalmayı yeğledim. Genel tarih dediğim, Görele ve çevresidir.

 

Dolanma alanım olarak internet ve yazılı kaynaklardır. Böylece elde ettiğim tarih ne benim öz emeğimi ne de x kişileri yansıtmış olmuyor. Birçok kişinin ortak ürünü olan yazmalara “Anonim Tarih” adını uygun gördüm. Yani, size sunacağım tarih, “Anonim Tarih”tir.

Kaynaklarım arasında önümü açan ve işimi en çok kolaylaştıranı özellikle belirtmek istiyorum. XV – XVl. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal Ve İktisadi Hayat adlı eser Dr. M. Hanefi BOSTAN tarafından ve yedi yılı aşkın bir sürede hazırlanmış doktora tezidir. Çok önemli bir eser olup yerel tarihimize ilgi duyanların mutlaka okumaları gerekir.

 

BAŞLANGIÇ

Eskiçağ Tarihi ve arkeoloji yönünden az araştırılan coğrafyalardan biri de Karadeniz Bölgesi'dir. Bu durumun en önemli sebebi, bölgenin dağlık bir yapıya sahip olması yanında, sahile bakan topraklarının yılın hemen dört mevsimi yeşil bitki örtüsü ile kaplı olmasıdır. Karadeniz tarihiyle ilgili araştırmalar uzun yıllar 13. yüzyıldan itibaren seyyah-araştırıcıların ilgisiyle sınırlı kalmıştır. Tüm araç, gereç ve yöntemlerin kullanıldığı bilimsel çalışmalar çok yakın bir tarih olan 19. yüz yılda başlamıştır. Karadeniz Bölgesi’nde uygarlığın başlangıcı açısından ulaşılan en eski tarihin M.Ö.1.000.000 – 100.000 yılları arasındaki Alt Paleolitik (Yontma Taş) (Paleolitik Çağ günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce başlamış ve 10.000 yıl önce son bulmuştur. Alt Paleolitik devrin insanları, beyin kapasiteleriyle orantılı olarak kendilerini vahşi hayvanlardan korumak, beslenmek, avlanmak için ve kendi aralarındaki mücadelelerde kullanmak üzere birtakım basit taş aletler yapmaya başlamışlardır. Genellikle doğanın kendilerine sunduğu taşları, ya daha sert olan başka taşlarla yontarak işlemişler, ya da doğal halde çevrelerinde bulunan ve çok az bir rötuşla alet haline gelebilen parçaları kullanmışlardır.) döneminde ortaya çıktığı görülmüştür.

Bu bölgede henüz Neolitik (Taş Devri) (Sert ve düzgün taş aletler, topraktan veya kilden kaplar ateşte pişirilerek seramik elde edilmiştir. Kemik ve taştan daha kullanışlı aletler yapan insanlar yerleşik düzene geçmiştir. Birbirine yakın aileler topluca bir yerde oturarak tarihteki ilk köyler kurulmuş; tahıl üretimine de başlamış, hayvanlar evcilleştirilmiş, insanlar tüketicilikten üretici duruma geçmişler, ilk ticaret ilişkilerini keşfetmişlerdir.) Devirolabilecek bir yerleşimden söz edilememektedir. Buna karşılık Prof. Dr. Mehmet Özsait ve ekibinin bölgede yaptığı yüzey araştırmalarında Kalkotik Çağ yerleşmelerine ait bulgular elde edilmiştir.

Doğu Karadeniz bölgesinin M.Ö. lV bin yıllarında yerleşime açıldığı sanılmaktadır. İlk yerleşimciler arasında (M.Ö. lll – ll bin) Oğuzların öncü kollarından Gas ve Gud boylarından söz edilir. İddianın doğru olması kuvvetle muhtemeldir. Yakın uzağımızdaki Orta Asya bozkırlarında yaşayan soydaşlarımızın Kara Deniz kıyılarına ve yamaçlarına inmesinden daha normal bir şey olamaz. Demek ki tarihin arkaik dönemlerinden itibaren Türkler şu anda yaşadığımız toprakları mesken tutmuşlardı. Nasıl Anadolu yüzlerce ırkın ve soyun uğrağı, yerleşim yeri idiyse, kuzey parçası olan Kara Deniz de aynı kaderi paylaşmış adı ve sanı unutulan yüzlerce soya kucak açmış, vatanlık yapmıştır. Kara Deniz coğrafyasında adları anımsanan bazı soylardan Mosklar, Tibarenler, Marlar, Kimmerler (Orta Asya'dan batıya doğru göçlerin tarihi çok eskidir. M.Ö. 2000'lerde atlı-göçebe hayat süren, at eti yiyen, kısrak sütü içen KIMMERLER göç ederek Kafkas sıradağları ile Karadeniz'in kuzeyine yerleşmişlerdir.) Miletoslular, Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Halibler, İskitler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Pontuslar, Partlar, Gotlar, Lidyalılar,  Hititler, Cenevizler (Bizans egemenliği sırasında, Karadeniz kıyılarında özellikle Venedik ve Ceneviz Şehir Devletleri'nin ticari faaliyetleri dikkat çeker. Venedik Cumhuriyeti, 992, 1082'de yaptığı anlaşmalarla ticari açıdan önemli ayrıcalıklar elde eder ve Bizans Devleti'ne ait bütün yerlerde, hatta İstanbul'da da, herhangi bir vergi ödemek zorunda kalmadan her türlü emtia ile serbestçe ticaret yapabilme izni alır (Ostrogorsky, 1986: 331; Turan, 1990: 22–23).

 Benzeri ticari anlaşmaların, Cenevizlilerle de yapıldığı görülmektedir. 1142, 1155'de ve 1261'de yapılan anlaşmalarla; Venedik'e karşı silahlı yardımda bulunulması karşılığında, bütün imparatorluk arazisinde geniş ayrıcalıklara, vergi ve gümrük muafiyetine sahip olmaları, bütün ülkede, ticaret için kendilerine pazaryerleri tahsis edilmesi kararlaştırılıyordu. Böylece, Venedik'in Ege Denizi'nin güney kısmına hâkim olmasına karşılık, Cenevizliler; gerek kuzey adalarında ve Marmara Denizi'nde, gerekse Karadeniz'de kendisine kuvvetli bir durum yaratmış; Galata'dan, Akdeniz, Karadeniz ve bunun arkasındaki ülkelere giden deniz yolunu kontrol etmeye başlamıştı.), Venedikliler ilk akla gelenler arasındadırlar.

Kesin olan, Sağlık Köyü’nde şu anda yaşayanlar yukarda saydığımız soylardan yalnız Oğuz boyları ile akrabalıkları vardır. Diğer boylardan hiç biri ile yakınlığımız olmadığını da kesinlik derecesinde biliyoruz. Büyük olasılıkla arkaik Kara Deniz’e gelen Oğuzlar bugün bulunduğumuz köylere uğramamışlardı bile. M.S. sonraki dönemlerde gelenler yavaş yavaş bizim köylere doğru açılmaya başlamış olabilirler.

İlkçağda Doğu Karadeniz bölgesine yerleşen Türkler akraba topluluklardır ve daha sonra aynı coğrafyaya yerleşen etnisiteler içerisinde eriyip gitmişlerdir. M.Ö. VII. yüzyılın sonlarından itibaren bölgede Yunan kolonileri kurulmaya başlanmış, Büyük İskender ve ölümünden sonra da İran kökenli Mihridates hanedanı Sinop'tan Trabzon'a kadar olan bölgeyi elinde tutmuştur. Mihridates hanedanının ortadan kalkmasından sonra, Roma ve XI. yüzyılın son çeyreğine kadar da Bizans İmparatorluğu bölgede hüküm sürmüştür.

Kösedağ (1243) savaşından sonra Selçuklular Anadolu'da zayıflamaya başlamışsa da Doğu Karadeniz bölgesine Türk akışı devam etmiştir. Bazı Gürcü kaynaklarındaki bilgilere bakılırsa, 1247 civarında, Moğolların önünden kaçan ve o tarih için oldukça kalabalık sayılabilecek altmış bin kişilik bir Türkmen grubu, arasında Şavşat ve Artvin'in de bulunduğu bölgeyi yurt tutmuştur. Bu yoğunluğun bir neticesi olarak, bir Bizans kaynağında ifade edildiği üzere XIII. yüzyılın sonçeyreğine kadar da Bizans İmparatorluğu bölgeye hâkim olmuştur.

“1515 tarihli deftere göre. 13 Müslüman hane iç iskâna tabi tutulmuş, bunlardan, nereden geldiği belirtilmeyen 7 hane Görele’ye yerleşmiştir.” S/114

“1486 tarih defterde 47 hane ve 6 mücerret nefs-i kal’a-i Görele’ye yerleştirilmiştir.”S/115

“Görele’ye kendi istekleriyle gelip yerleşme 47 hane ve 6 mücerred gayr-i Müslim, Görele muhafızlarına raiyet yazıldığı görülmektedir. Bu gayr-i Müslimlerden 42 hane ve 5 mücerred Akçaabat’tan, 5 hane ve 1 mücerred (Karışık olmayan, Tecrit edilmiş, soyulmuş)Of’’tan gelmiştir.” 116

“Nefs-i kal2i Görele’de oturan Müslümanların tamamı dışardan gelip buraya yerleşirken, zimmîlerin yalnız %38’i dışardan gelip burada ikamet etmiştir. Nef-i Görele’de yaşayan toplam Müslim ve gayri Müslim daimi nüfus yaklaşık 730 kişi olup, bunların 38’i hariçten gelip buraya yerleşmiştir.”117

“1515 tarihli kayıtlarda Görele’ye yerleşen Müslim ve zimmî nüfusun toplamı 276 kişidir.”120

“1486 yılında Akçaabad nahiyesine tabi 78 köy ve bu köylere ait 51 hisse bulunmaktaydı. Yine bu nahiye dâhilinde 1 mezra ve bir kale vardı. Söz konusu olan kale, Görele Kalesi’dir.”178

“Çepni (Giresun) kazasının merkezi ‘nefs-i kal’a-i Giresun’ şeklinde zikredilen Giresun kalesi çevresidir. 1486’da kaza merkezinde 114 hane ve 22 bive (dul) Hıristiyan karşılık, 4 hane ve Giresun kalesinde görevli 32 nefer Müslüman mevcuttu. Kişi olarak merkezin nüfusu 800 civarındadır. Bu nüfusun yaklaşık 650’si Hıristiyan ve 130’u Müslümancı.”237

“1486’da Akçaabad nahiyesine bağlı olan Görele’nin 1515 tarihli defterde Kürtün kazası içinde kaydedilmesi ve Tirebolu’ya yeni nüfusun yerleştirilmesinden kaynaklanmıştır.”247

 

Kültürel Geçmişimiz

Çocukluk dönemimizde bazı yer adları Hıristiyan dini ile ilgili adlar taşıyordu. Bunların en çarpıcısı hepimizin bildiği “Çanlı Kilise” mevkiidir. Bizler “kilise” yerine “kirse” derdik. Çömlekçi deresi cephesinde ise “Kilise Beleni” mevkiini de unutmamak gerekir.

İkincisi, gıran mevkiine, “Pavli Gıranı” derdik. Ötede ise “Gandul” adını da düşünmeye değer buluyorum. Başka dikkat çeken yerler, Elmas’ın kaledir. Burası gerçekten yapay bir kale olarak mı yükselmiştir, yoksa doğal bir kaya yığını mıdır? Maksutlu Köy’ünde Cenevzillier’den kalma “Şıma” kalıntılarından söz ediliyordu. Duyduğuma göre geçtiğimiz yıllarda ev yeri açılırken sökülmüş. Onlara da “Ceneviz” yerine “ Cinibiz “ derdik.

Taşıdığımız adlar ve soyadların koyuluşu hakkında bilgiyi de yine Dr. M. Hanefi BOSTAN’ın aynı kitabından alıyoruz. İlginç bulacağınızı umuyorum.

“Halil Sahillioğlu, Bursa’da bulunan kölelerle ilgili yaptığı araştırmada, Abdullah oğlu diye kaydedilen şahıslar ‘ya fiilen köle veya azaldı kimselerdi. Şu var ki Abdullah, her hangi bir Müslüman adı gibi başlı başına bir isimdir ve biri isterse çocuğuna Abdullah adını verebilirdi ya da babası hür asıllı olup asıl adı bu olabilirdi.

“Tüccarların Osmanlı ülkesine ithal ettikleri kölelerin büyük bir kısmının Karadeniz’in doğusundan ve kuzeyinden getirildiği bilinen bir husustur.

 Xlll. Asırda İslam dünyasına köle ihraç eden saha Kıpçak ülkesi idi. Yine Samaniler, Gazneliler ve Büyük Selçuklular’ın kölelerinin büyük kısmını Kıpçak sahasından tüccarlar vasıtasıyla temin ettikleri bilinmektedir. XV. Ve XV. Yüzyıllarda Karadeniz iskelelerinden ithal edilen kölelerin Çerkez, Gürcü, Abaza ve Tatar oldukları bilinmektedir.

1554 yılında mu’tak olarak kaydedilen ve bu tarihten sonra azad edilen kölelerin ve hürriyete kavuşturulan esirlerin veled-i Abdullah olarak 1583 tarihli Tahrir Defterine kaydedildikleri muhtemeldir.”327

“Nitekim 28 Safer 972 (5 Ekim 1564) tarihli bir sicil kaydında Yusuf b. Abdullah adında bir – zimmîye ait- kölenin hürriyete kavuşturularak Müslüman olduğu belirtilmektedir.” 328

“1515 yılında ‘müselman-ı nev’ şeklinde kaydedilen 1120 müslümandan yalnız 3 neferin adı Abdullah olarak geçmektedir. (…) 1515’te yeni Müslüman olarak tahrire yazılanların tesbit edildiği kadarıyla 167 neferi Hamza, Ali, Yusuf, Murad, … Aydın, Karagöz, Uğurlu… gibi baba adları taşımaktadırlar.

1520 yılına ait İcmal Defteri’nde sancak dâhilinde yaşayan halkın isimleri hakkında bilgi verilmediği için, bu tarihte baba adları hakkında bir değerlendirme yapmak mümkün olmamıştır. Bun karşılık 1554 yılında Trabzon sancağında oturan 13.033 nefer müslümandan yalnız 2 neferi ve-Müslüman kaydedilmiştir. Bunların baba adları gayr-i Müslim adlarıdır. Öte yandan sancak merkezi haricinde yer alan 136 nefer veled-i Abdullah’tan ise 14 neferi mu’tak olarak kaydedilmiştir.” 336

“1486’da Trabzon şehrinde yaşayan zimmîlerden (anlaşma ile İslâm ülkesinde yaşayanlar)bir kısmının Tarusan, Tengrivermiş, Cihan, İvaz, Emir Hanım vb.” ile “bazı gayr-i Müslimlerin baba adlarının da Asla, Tursan, İvaz, Abdullah vb olduğu görülür.

1515 yılında Trabzon kazasına tabi Maçka nahiyesinde İskender, Murad, Fındık, Kirazi isimleri yaygın olarak kullanılmıştı.”338

“Çepni nahiyesine tabi Nefs-i Giresun’da ise Oruç Gazi, İskender isimlerinin yanı sıra 2 hane Rus, 2 hane de mu’tak kaydedilmiştir. Kürtün nahiyesine bağlı Nefs’i Görele’de ise 6 hane gayr-i Müslim Kuman’ın bulunduğu, bunların da Akçakale’den gelip buraya yerleştikleri anlaşılmaktadır.”339

“Kuman Türklerin de kemençe bir musiki aletinin adıdır. Doğu Karadeniz bölgesi (Trabzon Sancağı) dâhilinde de başta gelen çalgı aletinin kemençe olduğu bilene husustur. Trabzon bölgesinde oynana horon çeşitlerinden “düz horon’un, Gökoğuz (Gagauz) Türkleri’nde de ‘düz horu’ adıyla oynandığı anlaşılmaktadır.” 350

 

Çepnilerden söz eden en eski yazılı kaynak Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072–1076 yılları arasında yazılan Divanü Lûgati’t Türk’tür. Türk dili, tarihi ve kültürü yönünden çok zengin bir hazine olan bu eserde Kaşgarlı Mahmud, Oğuz boyları hakkında da bilgi verirken, Oğuzların yirmi iki bölük olduğunu, her bölüğün ayrı bir belgesi ve hayvanlarına vurulan bir alâmeti olduğunu belirttikten sonra birinci boy olan Kınık’tan başlayarak tek tek bütün bölükleri tanıtır. Çepni boyu, Kaşgarlı’nın yirmi iki bölüğe ayırdığı Oğuzların yirmi birincisidir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile