GÖRELE TARİHİ

 

Başlangıç

Tarih içindeki yolculuğumuza çıkmışken Görele’ye ayak basmadan önce biraz derinlere, uzak atalarımıza uğrayarak, oralardan da esintiler getirmek yerinde olur kanısındayım. Zira Görele toprağından bitmediğimize ve insanlığın gelişiminden hayli zaman sonra buralara taşındığımıza göre, geçmişi ziyaret etmek de görevlerimiz arasına girmelidir.

Tarihçiler, ilk insanların, Doğu Afrika’da Viktoria Gölü kıyılarında ortaya çıktığı konuşunda görüş birliğindedirler. Viktoria Gölü, Tanzanya, Uganda ve Kenya topraklarının ortak noktasında ve Dünya’nın ikinci büyük tatlı su gölüdür.

İnsanlık oradan yayılarak tüm dünyayı mesken edinmiştir. Günler devrilip, insan evirildikçe çeşitli yaşam ortamlarına göre, yaşam biçimi de değişikliler göstererek günümüze kadar gelinmiştir. Sürenin ve sürecin tümü insani ve doğal koşulların güdümünde ilerlemiştir. Üç buutlu bir akış içinde; dün (geçmiş), bugün ve yarın dilimlerindeki kazanımlar sarmal biçimde toplumsal yaşamın gidişatını belirlemiştir. İçinde bulunduğumuz olaylar karmaşasının geçmiş ayağı olduğu gibi, yarınımız için de aynı belirleyici dinamikler söz konusudur. Bu bakımlardan tarih bilgisi, tarih bilincine ermeden pek de işimize yaramaz. Tarih bilincinden yoksunsak, yığınla bilgi sahibi olsak bile önümüzü aydınlatacak dersleri çıkarmaktan yoksun kalırız. Şimdi, sabırlı olacağız ve tarih bilincine açılan kanalları doldurmaya bakacağız.

Çünkü gelecek bizlerin üzerinden inşa edilecek ve elimizden geldiğince, önümüze çıkan fırsatları değerlendirip, olup biteni anlamaya çalışmakla yükümlü olduğumuzu da anımsayacağız. Tarih yazımında belgeler aynı olsa da yorumlar ve olay örgüleri değişiklikler gösterebilir. Tüm yazımlarda tek ortak yan vardır; yazılanlar insani hallerdir ve olayların oluş nedenleri insani gereksemeler temelinde gelişir.

“…insanların toplumsal tarihleri, kendileri onun bilincinde olsun ya da olmasın, kendi bireysel gelişmelerinin tarihidir. Onların maddi ilişkileri kendi ilişkilerinin temelidir. (…) Tarih hiçbir şey yapmaz, büyük servetlere sahip olmaz, savaşlar sürdürmez. Bütün bunları yapan insan, gerçek yaşayan insandır; tarih, kendi amacına ulaşmak için insanı araç olarak kullanan ayrı bir şahıs değildir; tarih, kendi amacının peşinde koşan insanların etkinliklerinden başka bir şey değildir. (…) İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi istedikleri gibi değil, aksine doğrudan doğruya hazır buldukları, geçmişten aktarılan koşullar altında ve bir yandan doğal, öte yandan toplumsal bir ilişki olarak şu anlamda ki toplumsal, birçok insanın elbirliğini gerektirir. Bu elbirliği, politik ve yasal düzenlemelerle düzenlenir, spesifik inançlar ve bilinç biçimleriyle de sürdürülür.”

Kesin bilinmemekle birlikte elde edilen kanıtlara bakılırsa insanlaşmamız oldukça eskilere dayanmaktadır. Austrolopitecus denilen ilk homonoid (insansı) türünün, Afrika savanalarında ve 2–3 milyon öncesinde yaşadığı varsayılmaktadır. 130.000–30.000 yıl öncesinde ise alet yaptığı, ölülerini gömüğü bilinmektedir. Düşünen yani akıllı adam (kadın) denen türün varlığının 45.000 yıl öncesine dayandığı kabul edilmektedir. Güney İspanya’da Sierra Morena mağara duvarlarında 20.000 yıl öncenin sembolik bir yazı türüne rastlanmıştır.

Yazılı tarih ve arkeolojik bulgular, Son Buzul Çağı olarak tanımlanan M.Ö. 11.000 yılına dek bütün kıtalarda avcılık ve yiyecek toplayıcılığı biliniyordu. “MS 11.000 yılıyla MS 1500 yılı arasındaki farklılıkların gerisinde, MÖ 11.000 yılıyla MS 1500 yılı arasında farklı anakaralardaki farklı halkların farklı hızda gelişim göstermiş olması gerçeği yatıyordu.”  MÖ 11.000’de dünyanın birçok bölgesinde köyler kurulmuş ve köy yaşamı başlamıştı.

Bilimsel çevreler için, insan varlığının ilk adımlarının Afrika’dan başladığı konusunda kuşku yoktur. “Buzul Çağı sırasında Sibirya ile Alaska’yı birbirinden ayıran sığ Bering Boğazı, deniz seviyesinin yükselip alçalmasıyla bazen bir boğaza dönüşüyordu, bazen kıtalar arsı kuru toprak köprüye.” “Insanlık tarihi bundan 50.000 yıl önce, benim Büyük Sıçrama dediğim şeyle birlikte başladı. Bu sıçramanın ilk kesin işaretini Doğu Afrika’da, bir örnek taş el aletlerinin ve günümüze kadar ulaşmış ilk süsü eşyalarının (deniz kabuğu kolyelerin) bulunduğu yerleşim yerinde görüyoruz. Benzer gelişmeler kısa süre sonra Ortadoğu’da, Güneydoğu Avrupa’da, daha sonra (40.000 yıl önce) Güneybatı Avrupa’da meydana geldi, burada pek çok sayıda eşya, Cro- Mangon olarak adlandırılan insanların tam anlamıyla bugünkü insanlara benzeyen iskeletleriyle ilişkilendirildi.” (…) Bu büyük sıçrama konusunda tetikleyici unsurlardan biri de konuşmanın, dilin yaratılmasıdır. “… Gırtlağın gelişmesini, bunun sonucunda da insanın yaratıcılığının etkinleşmesinde büyük rol oynayan dilin anatomik temellerinin oluşmasını gösteriyorum.  ”

Insanın yeryüzüne yayılmasına ilişkin ilginç bir hesaplama şöyle yapılamaktadır. “ 100 tane öncü Amerikan yerlisi Kanada sınırını geçip Birleşik Amerika’nın aşağılarına inseydi ve yılda %1 oranında çoğalsaydı, 1000 yıl içinde Amerika kıtaları avcı/ yiyecek toplayıcılarıyla dolardı. Kanada sınırını geçtikten sonra güneye doğru ayda topu topu 1,5 kilometre ilerleselerdi 700 yıl sonra Güney Amerika’nın en güney ucuna varırlardı.” 

 Aynı merkezden çıkan insan soyu nedense her gittiği yerde aynı sonuçlara ulaşamadı. Eşitsiz ve dengesiz bir serüvenle sürüyor dünya düzeni. Etkenler son derce açık ve seçik gibi gözler önünde sanki. “Insan toplumları, I.Ö. 4000 ile I.Ö. 1700 dolayları arasında bir merkezden yayılan iki hareketle çalkalandı. Bu hareketler, bir havuzun ortasına üç bin arayla atılan iki taşın yarattığı dalgalara benzer etkiler yaptı. Ama çember içine giren yerlerin ve toplumların aynı değişiklikleri geçirmemiş olması, birbiri ardı sıra gelen bu iki dalganın düzgün yayılmadı. Tersine, bazı yerlerde ileriye doğru çıkıntı yaptığını, bazı yerlerde geleneksel yaşam biçimini sürdüren bir bölgeyi kuşatılmış bir ada gibi içinde bırakarak geçtiğini, bazı yerlerde aşılmaz iklim engelleri karşısında ileri gidemediğini görüyoruz.”

Kümelerin veya toplulukların tercihlerine ve diğerlerine bakışlarına ilişkin çok ilginç birkaç satır daha bakalım. “19. yüzyılda Birleşik Amerika’nın batısında sığır yetiştiricilerinin ve çiftçilerin hepsi birbirini küçümserdi. Aynı şekilde, insanlık tarihi boyunca çiftçiler, avcı/yiyecek toplayıcıları ilkel bularak küçümsemiş, hayvan yetiştiricilerse ikisini de küçümsemiştir.” Çatışma ve ayrım gerekçeleri bu kadarla da kalmamış, birikimin artmasıyla, depolanmayı ve ekip dikmeyi de öğrenince insanlık, sahip olma, koruma ve el koyma davranışlarını da keşfetmiş. Giderek tarım aletlerinin yanı sıra silahları da kullanmaya başlamıştır. “Aşağı yukarı 7500 yıl önce şefliklerin ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar, tarihte ilk kez, yabancılarla düzenli olarak karşılaşmayı ve onları nasıl öldürmeleri gerektiğini öğrenmek zorunda kaldılar.”

Yabancılara yönelen bu silahlanma ve öldürme gerçeği her şeyin sonu değildi. Ne var ki halin içe yansıması, yabancıyı savuşturma gayretinin toplumsal bir maliyeti de vardı. “Toplumu oluşturan insanların sayısı arttıkça bu sorun astronomik şekilde büyür. Yirmi kişilik bir oba içindeki ilişki 190 ikili ilişki içerir (20 kişi çarpı 19 bölü 2) ama 2000 kişilik bir obada bu sayı 1.999.000’e yükselir. Oba ve kabile toplumlarında her öldürme olayı genellikle bir intikam girişimine yol açar, böylece tolumun huzurunu kaçıran sonu gelmez bir cinayet ve karşı cinayet döngüsünü başlatır.”

İşte tam da burada toplumsal sınıfların fedakârlıkları, üzerlerine yıkılan işler ve sorumluluk alanları ve yeni dengeleri dayattı. İçeride huzuru, dışarıda güveni sağlamanın ayrı ayrı bilânçoları olacaktı. “Yönetim biçimi merkezi olan ve eşitlikçi olmayan bütün toplumların ikilemini şefliklerin başlatmış olduğu artık apaçık ortaya çıkmış olmalı. İşin iyi yanı, şeflikler bireysel düzeyde sözleşmeye bağlanması olanaksız pahalı hizmetleri getirerek iyi bir şey yaptılar. Kötü yanı ise, hiç utanmadan hırsızkrasi biçiminde çalışmaları, zenginliği halktan alıp üst sınıflara aktarmalarıdır.

(…) Hırsızkratların, tarih boyunca başvurdukları dört çözüm yolu vardır.

1.            Halkı silahsızlandırmak, seçkinleri silahlandırmak.

2.            Toplanan haraçların çoğunu herkesin hoşuna gidecek şekilde dağıtarak kitleleri mutlu etmek.

3.            Genel düzeni koruyarak ve şiddeti durdurarak sahip olunan gücü insanların mutluluğu için kullanmak.

4.            Hırsızkratların halkın desteğini kazanmalarının son çaresi hırsızkrasiyi haklı çıkaracak bir ideoloji ya da din inşa etmeleridir. ” Tarih boyunca bu sıralamayı çağrıştıran durumlarla Görele Tarihi’nde de karşılaşacağız.

Tarih araştırmaları ve yazımı alanında çokça karanlık ve irdelenmesi güç sorularla karşılaşılır. Uzun bir tarihsel dönemden söz etmemize karşın, 6.000 yıllık uygarlık kalıntıları ile yetiniyoruz.  Bu aradaki binlerce yıllık tarih şeridinde neler oldu, nasıl bir seyirden geçildi ve son 5.000 yıl içindeki kentleşme, felsefe, edebiyat, tıp, coğrafya, matematik vb alanlarındaki mucizenin sırrı ne idi?

Tarihçilerin işi gerçekten çok zor; onlarca sorunun ardı sıra koşmak zorundalar.

Ben. Son derece rafine ve kristalize hazır bilgilerin içinde olacağım. Görüyorum ki, buna karşın yine de tartışmalar, belgelerin değerlendirilmesi ve yorumlanması bitmiş değil. İster istemez bu yanlı tutumlar arasında gezinirken kaçınılmaz biçimde taraf olacağım.

Önce doğa ile mücadeleye giren insan, sonra kendi arasında kapışmaya başladı. Elde ettiklerini paylaşma konusunda patlak verdi en uzlaşmaz atışmalar. İşte bütün insanlık tarihi üretim ve paylaşım üzerinden yürüdü. Makro dünyadan, mikro Görele tarihine geçince bu uzun sürenin bir yerlerinden başlayacağız. O yeri Doğu Karadeniz ile çevreleyeceğim. Zaman zaman açılacak çerçeve,  Acem illerine, Orta Asya bozkırlarına, Balkanlara ve Akdeniz içlerine dek uzayacak.

Tarihi belgeler, ilk çağlardan başlayarak Karadeniz bölgesine ve kıyılarına birçok kavimden gelip geçenler ve yerleşenler olduğunu kaydeder. Bölge, Orta Asya bozkırlarından, Bereketli Hilal denilen yüksek uygarlıktaki Mezopotamya’dan, Balkanlardan ve Akdeniz’in çeşitli bölgelerinden gelen kavimlerin uğrak yerlerinden biridir. Kimileri bölgenin ekonomik hayatıyla ilgilenmiş, sadece ticaret yapmakla kalmış; kimileri bizzat yerleşerek öncekinin egemenliğine sın vererek kendi sultasını kurmuştur.

Bu arada kısaca Karadeniz hakkında dillendirilenlere de değinmekte yarar var:

Karadeniz, milattan binlerce yıl öncesinde, fırtınalarıyla esrarlı ve korkunç bir deniz olarak biliniyordu. Denizciler burayı (MISAFIR KABUL ETMEYEN DENIZ) anlamında tanıyorlardı. Karadeniz’e girmek, onu kızdırmamak gerektiğine inanıyorlardı. Daha sonra adını (MISAFIR KABUL EDEN DENIZ) anlamına gelen (PONT OKSINUS) şeklinde değiştirdiler.

Adı Pont Oksinus yapılan Karadeniz, artık bütün Egeli gemicilerin korkusuzca yelken açabilecekleri, kıyılarındaki zenginliklerinden faydalanabilecekleri yeni bir bölge olarak karşılarında idi. Karadeniz’den kendilerine kötülük değil, büyük faydalar gelecekti. Milletli gemiciler, belki de bu inancın verdiği cesaretle, bütün Karadeniz kıyılarında yüzyıllarca gezmişler; birçok yerde ticaret yapabilecek siteler kurmuşlardı.

Egeli denizciler, Karadeniz bölgesiyle temaslarını çoğalttıkça, bu bölgeden de yeni yeni sanatlar öğreniyorlardı. Demiri işleyerek, çeşitli alet ve silah yapmak, balıkçılık, arıcılık, Yunus balığı yağını aydınlatma ve yemekte kullanmak; etlerin tuzlanarak saklanması, ekmeğin bayatlamaması için katkı maddesiyle pişirilmesi; kiraz, kestane, ceviz ve hatta fındık gibi o tarihlerde Akdeniz ülkelerinde bilinmeyen, tanınmayan birçok meyveler Karadeniz’den alınarak kendi ülkelerine taşınmıştır.

Doğu Karadeniz bölgesinin çeşitli zenginlikleri, milattan önceki yüzyıllardan başlayarak, sonraki çağlara kadar birçok kavmin, denizcilerin ilgisini çekmiş, bu yüzden kıyı boyundan içerdeki dağlık bölgelere kadar, bu topraklar birçok olaylara sahne olmuştur.

Karadeniz kıyılarında, irili-ufaklı ticaret merkezleri ve sitelerinin kurulması, bölgenin zenginliklerinden kaynaklanmıştır. Ordu sahillerindeki ticaret merkezlerinde biri de, şehrin hemen yanı başındaki yerde kurulan KOTYORA ve PERŞEMBE’DIR.

M.Ö 63 yılında Amasya’da doğan ve M.S. 25 yılında ölen STRABON, Vona yöresiyle bilgiler veren ilk coğrafyacı ve tarihçidir.

Strabon, bu bilgileri Geopraphia XIII. Adlı eserinde söyle açıklamaktadır:

‘… Mitridat Övpatör… Batı’ya doğru uzanan deniz kıyısını Ereğli’ye kadar ele geçirmekle kalmadı; aksi yönde KOLKOS’ (Kafkasya) kadar uzanan sahilleri de ele geçirdi ve buraları Pontos’a kattı.”

‘… Amissos’tan (Samsun) kalkarak denizden sahil boyu gidilirse, ilkönce Herakleia (bugünkü Çaltı Burnu) varılır. Bundan sonra JASONION (YASON), denen başka bir buruna ve Genetes’e (bugünkü Vona yahut Çam Burnu) ve Kytoros’a (burası Koytora olup Strabon, bu adın Koytora yerinde yanlışlıkla kullanılan bir isim olduğunu açıklamaktadır) ki, buranın sakinleri PHARNAKIA’yı (Giresun) iskân etmişlerdir.’

Strabon’un Genetes adıyla kaydettiği burun, Vona limanının kuzey rüzgârlarına ve fırtınalarına karşı koruyan bir kara parçasıdır. Strabon bu burundan bahsederken, limanı olan VONA hakkında herhangi bir bilgi vermemektedir.

Fatsa bölgesinde, Roma’ya bağlı Pont Devleti’nin başında bulunan II. FARNAK (M:Ö 63–38), Roma’daki iç karışıklıklardan faydalanarak Tokat ve Amasya topraklarını yeniden ele geçirmek ister. Fakat Zile yakınında Romalılara yenilince, Sezar tarafından dünyaca meşhur: ‘VENI, VIDI, VICI’(G.G. Y.Geldim, Gördüm, Yendim) sözlerinin bir mektup şeklinde Roma’ya gönderilmesine vesile olur. II. FARNAK Pont idareciliğinden uzaklaştırılarak öldürüldü. Bu olay üzerine Roma, Fatsa bölgesinde güvendiği birini tayin etti. Bugünkü Bolaman Irmağına adını veren POLEMONYUM Bolaman eyaletine Vali olduktan sonra, ciddi hiçbir varlık gösteremedi ve Roma’nın bir valisi gibi çalışmalarda bulunur. Bu yeni Roma eyaletine (PONT POLEMONYUM) adı verilmiştir.

Polemun, komşu bir kavimle yaptığı çatışmada ölünce, yerine PYTHODORIS adındaki karısı geçirildi. Tarihler, bu kadının kocasının aksine, çok becerikli olduğunu kaydetmektedir. Pythodoris, çevresindeki bütün toprakları ele geçirmiş. (Tokat, Sivas ve Vona) dâhil bütün kıyılara hâkim olmuştur. Esasen Pont Polemon krallığı, kocası Polemon’un sağlığında Kafkaslılara kadar bütün Karadeniz kıyı şehrindeki bütün sitelerle şehirleri de idaresi altına almıştır.

Daha sonra geri dönerek tekrar dönmek kaydıyla, Karadeniz bölgesinde şu ya da bu gerekçeyle bulunmuş kavimleri şöyle sıralamak mümkündür:

ETILER:

Bu topluluklar arasında Etiler, Firikler, Asurlar, Miletliler, Kimriler. Iskitler, Persler, Kalipler, Kolkhlar, Tibarenler, Mosinoikler, Makronlar gösterilebilir. Adı geçen kavimlerden ETILER, Anadolu’ya ilk yerleşenlerden kabul edilmektedir; Etilerin milattan önce, Orta Asya’dan batı’ya göç ederek Anadolu’ya yerleştikleri; burada ufak birer krallık halinde şehirler kurdukları bilinmektedir. Hitit adıyla da tanınan Etiler, egemenlik alanlarını Karadeniz sahillerinden Samsun’a kadar genişletmişler ise de, Doğu Karadeniz sahaları hâkimiyetleri dışında kalmıştır. Ancak, Kimri (Kimer)’lerle birlikte Doğu Karadeniz kıyılarına yerleşen; bir süre sonra da buradan batı taraflarına geçerek, Terme’ye yerleşen Amazon’larda Doğu Karadeniz bölgesinin yerli halklarından kabul edilen Tibarenler ve Mosinoikler de Etilerdendi. Bölgedeki diğer kavimlerden biri de Friklerdi. Ancak, bu kavim Karadeniz bölgesinin doğu kısmına geçememişlerdir.

Karadeniz kıyılarına gelen bir başka topluluk ise Asurlulardı. Asurlular ticari sahada bir hayli ilerlemişler; Karadeniz bölgesinden altın ve gümüş madenleri alarak ülkelerine götürmüşlerdi.

Asurluların Karadeniz’e geldikleri yıllarda meşhur Truva lavaşı başlamıştı. Yunanlı Ispartalılarla, Truvalı Homer, Truvalılara yardıma koşan Karadeniz’di askerleri şöyle tarif etmektedir:”…”Şurada, güneşin maden ocaklarında olgunlaşan gümüşün özelleştirdiği uzak ülkelerden gelen Halizonyalı birlikler…”

 

(Devam Edecek)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile