KATIRCI

 

 Ne zaman ilk kez yazdığımı bilemediğim (belki 20-25 yıl önce) bu öyküyü, yeniden düzenlemeye başlayalı da 3 yıl oldu, her nedense bir türlü havasına girip bitiremedim.
Ancak Yusuf Amca'nın sevdasını okuyunca mevcut halini sizlerle paylaşayım dedim. Yukardaki katır bizimki değil ama çok benzeridir.

Çarşaf durgunluğunda kımıltısız ve derin bir uykuya dalmış, griye bezenmiş Karadeniz’in, doğu yakasına gerilen ufku pembemsi bir kızıllığa boyanmıştı.

Kocaman, sarının ve kızılın tonlarını  donanmış Güneş, denizden çıkıyormuşçasına dört bir yana huzur salan renk cümbüşünün içinden anbean yükseliyordu. Bir karış kadar yükselince Güneş, maviliğin üstüne düşen muhteşem görüntü ile kocaman bir aynaya döndü ufkun kuşattığı alan. Ürkek sabah yeli yeryüzünü ve tenimi yalayıp geçiyor, bir yerlerde eriyiveriyor. Görülmedik ve anlayamadığım sükûn ve uyum sergiliyor doğa. Ne gözleri kör edercesine ışıyor ne de yakıcı alevlerini salıyor güneş. Hoyratlığını uzaklarda bırakmış rüzgâr. Deniz azgın dalgalarının gemini sıkıca tutmuş bırakacağa benzemiyor.

Kıyı boyu uzanan evlerdeki ilçe sakinleri de rüyalarının son demlerine eriyorlar henüz. Yakınlarda bir sokaktan yorgun köpek havlamaları yükseliyor.

İlçenin bu kesiminde ilk evlerle denizin arasında elli metre kadar uzaklık var. Evlerin dibinde çakıl taşlarından kaplanmış yol – o yıllarda tüm kara yolları çakıl kaplamaydı ve asfaltı tanımıyorduk bile-, yolun deniz yanında erik , kavruk bir incir,  yaprakları yeterince büyüyemeden kartalmış dut ve bir de gözümüze yabancı duran nar ağacı var. Ağaçlardan sonra kara (füme) renkte kumlardan oluşan kumsal (sahil uzayıp gidiyordu) oluşuyordu. Sürekli dalgalarla dövülen kumlar beton gibi kaynaşmış ve sıkça taşlarla örtülü. Öyle bilinen plaj kumsalları gibi tek düze kumlardan örtülü değil.

Kumsalda bir katır, iri yapılı, kasları gelişkin bir adam ve on yaşlarında cılız mı cılız bir erkek çocuk. Birileri başlatmalıysa doğan günü, onlar görevlendirilmişçesine, tam da, kıyıdan hem denize doğru, hem de karaya doğru başlangıç olan yerde eşelenip, devinip duruyorlar. Katırın başında arpa torbası kütür kütür kahvaltısını yapıyor. Biraz sonra işin yükünü o çekecek. Kulaklarını ve gözlerini sahiplerine dikmiş, olacakları biliyormuşçasına.

Babanın ve oğlun ellerinde birer torba, birer kestaneden yapılma ağaç kaşık kumsalı kazıyorlar. Çıkardıkları kum öbeklerini avuçlarıyla çuvallara dolduruyorlar. Kaşıkların kumsalı tırmalaması ile dalgaların kıyıyı dövmesi aynı sesi çıkarıyor. Kaşık da, cılız dalgalarda aynı kumsalı işliyorlardı aynı orandaki güçleriyle.

Çalışıyor olmasına karşın ürperdi çocuk. Yaktığı enerji kaslarını ısıtamıyordu belli ki. Denizin nemi ve sabahın soğuğunu yenecek enerjiyi yaratamıyordu damarlarındaki kan. Isınmak umuduyla hırsla saldırdı kumlara. Başını kıpırdatmadan göz ucuyla kaçamak bakışlarla süzdü çevresini. Kendilerinden başka tek canlı yoktu çevrelerinde. Her yanı karıştıran köpekler bile gelmemişlerdi henüz. Acı bir gönençle titredi için için. Katırın iştahlı kütürtülerine takılır gibi oldu, kendine gelip işine döndü yeniden. Katırın yem yemesinden anlaşılmaz bir haz duyardı. Belki de diğer katırların gerisinde kalmasını istemediğinden. Bazı katırların dışkıları silme arpa olurdu ve kendi katırınınki de öyle olsun isterdi.

Her ne zaman dışkıları bezeyen arpaları görse, Birinci Dünya Savaşı yılarına ilişkin öyküleri de anımsamadan edemezdi. O günleri yaşayanların en çok anlattıkları olay, katır boklarından topladıkları arpaları yemeleriydi. Belleğine iyice yerleşen bu öyküyü adım başı anımsıyordu nerdeyse. Çünkü yol boyu katır dışkılarıyla burun burunaydı.

Babasının ayağa kalkmış olduğun far etti nasılsa. Doldurduğu torbaları iki ucundan tutup kaldırarak okkalıyordu. Yanlarında kantar benzeri bir şey olmadığından göz ve kas kararırıyla yetinmek zorundaydılar. Ağzını bağlamaya başladığına göre kararını bulmuştu. Kendi torbası henüz babasının doldurduğu torbaya ulaşmamıştı görüntü olarak. Babası bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Şöyle ufka doğru bir baktı. Çocuk hırsla saldırdı çakılların arasına sıkışmış kumlara, kaşığı kıracaktı gücü yetse. Kum çok olsa bile derine inemiyordu. Zira alt katmanlardaki kumlar ıslaktı ve hacmine göre fazla ağır çekiyordu. O ise kuru kum doldurmak zorundaydı ve sabahın çiğini yemiş kumlarından seçme yapmak zorluyordu doldurma işini, gecikiyordu kuru kum aramak için gezindikçe.

 Yoğun bir ayin havasında sadece hareket ediyorlar, hiç konuşmuyorlardı. Sessizlik denizin şıpırtısı, katırın arpa yemesi ve babanın sigaradan çektiği derin nefesler ve çocuğun kumları kazıyan kaşıktan yükselen hışırtılarla bozuluyordu.

İlçenin sağ yanından kulakları rahatsız eden bir oto homurtusu durgun suları bölercesine yayıldı her yana. Kuşatmasında olduğu huzursuzluğu bozdu bu çirkin gürültü. Çocuk uykudan uyanır gibi esnedi yavaşça.

Kara ile denizin birleştiği yerde uzayıp ufkun üzerinde yükseldikçe güneş ışıklarını alan evlerin perdeleri aralanıyordu bir bir. Eski tip evlerdi bunların çoğu ve küpeştelere tutuşturulan mandallarla çerçeveler yarıya kadar kaldırılıyor, iyot yüklü temiz hava odalara salınıyordu.

“Baba, benim çuvalıma bakar mısın?” Dedi, çocuk.

Yanıt vermedi baba, dalmış gitmişti enginlere doğru. Sesi asılı kaldı boşlukta çocuğun.

Derin bir nefes çekti baba, sigaranın külünü dökmezdi hiç. Küller  kendiliğinden dökülene kadar uzayıp giderlerdi. Akıl başına gelmişti, havada aslı duran ses nasılsa kulağına ulaşmıştı sanki. Yürüdü çocuktan yana, çuvalı kavradı ve kaldırdı, okkaladı. Tamam, anlamına kafasını salladı hafifçe. Hayranlıkla izledi babasını, istese çuvalı tek eliyle fırlatacakmış duygusuna kapıldı. On kişiye bedel görürdü babasını. Nerdeyse dudağına yapışmış olan sigarayı güçlü bir “tuh” çekerek fırlattı kumların üzerine doğru. Ne kadar canı kalmış idiyse hala duman tütüyordu sigaradan. Katırın iki yanına ayırdı çuvalları. Hayvanın rahatını bozup çuvalların arasına çekmedi.

Hemen koştu çocuk, babasının yanına durdu. Kaptığı gibi semere yasladı çuvalı. Çocuk çuvalın altına girdi, omuzlarıyla dayanca durdu. Urganı doladı baba, semere sardı çuvalı. Baba öteki çuvala yöneldi, bütün yük çocuğun omuzlarında kaldı. Yükün ağırlığına direnen damarlarındaki kan dışarı fışkıracakmışçasına sancı vermeye başladı bedenine. Tam pes etmek üzereydi ki, babanın “hop balaaa” sözlerini duydu çocuk ve çuvalın ağırlığı kalktı omuzlarından. Baba öteki çuvalı sarmıştı semere ve dengeye gelen semer yükü almıştı çocuğun omzundan. O iki üç dakika süren ağırlık çocuğa işkence oluyordu her seferinde. Günde beş sefer ayda bilmem şu kadar; toplam…

Çuvalın baskısından kurtulunca, katırın başlığından sarkan ipi ayağının altına aldı. Babasının attığı ilmeği çözdü ve semerin demiri ile kaşları arasında dolandırıp urganı sıkıca sardı çuvalını. Henüz kaldıracak gücü yoktu ama sarma işlemindeki becerisi gelişmişti. Yükleme işi bitince başlığın sarkan kısmını semerin kaşına bağladı. Katır sadece sırtıyla taşımıyordu semeri, başı ve boynu da eşlik ediyordu. O nedenle kararında uzatıp kastı katırın başını. Özellikle dik yukarı tırmanırken semerin geri kaymaması için bu bağlama çok önemliydi. Çok kasarsan katır hareket edemez, gevşek kalırsa da yükü çekmekte zorlanırdı.

Sıcaklı artar gibi olunca çocuğun gözü denize doğru kaydı. Baba gördü bu kaçamak bakışı. “Bu seferi at da gelince girersin.” Dedi. “Olur.”  Dedi çocuk. Başka bir şey konuşmadılar, iki yabancı gibiydiler.

Katırla baş başa kaldılar bir süre sonra. Nal şakırtıları, semer gıcırtısı ve daldan uçuşan kuşların eşliğinde devam ediyordu yolculuk. Birkaç metre ya gittiler ya gitmediler inatlaştı katır. Elinde çubukla karnının altına doğru vurdu ama kimin umurunda. Adım atmıyor katır. Geriye doğru baktı, çaresizliğinin utancı ve inada karşı duyduğu öfkeyle babasını aradı gözleri. Katırın huyunu bilen baba, hemen uzaklaşmamış, olacakları bekliyordu. Yürüdü yanlarına geldi. Muzip bir tebessüm vardı yüzünde. Oğlunun elindeki çubuğu alıp “ Çüş godumun malı!” diye bağırmaya kalmadı ki, ok gibi fırlayıp, nerdeyse rahvana kalkarak yürüdü inatçı katır. İşte bu yürüyüşü bilinmedik hazlar katıyordu çocuğun ruhuna. İçten içe başka katırlarla yarıştırıyordu katırını. Raks eder gibi algıladığı bu tempolu yürüyüşün seyrine doyamıyordu.

“İnatlaşırsa, bas çubuğu karnının altına. Sağ ön ayağın nalı da biraz hoptirinam duruyor, ara sıra bakmayı ihmal etme.”

Çok seviyordu katırı çocuk. Adeta kardeş gibi büyümüşlerdi. Ancak, yaşamın kuralları katıydı. Kimse kimseyi affetmiyordu. Yeri geldiğinde analar, babalar bile şaplağı, sopayı eksik etmiyordu can parelerinden. Pek sevmese de bu davranışı, “Olur” dedi fısıldar gibi. Yanıt vermese de, verdiği yanıtı duymasa da babası, ağzının kıpırtısından verilen talimatı anladığı okunacaktı.

Kentin sokakları bitmiş, şoseye çıkmışlardı. Demirli başlığın ipini eline aldı, katırın önüne geçti çekmeye başladı. Seyrek de olsa gelip geçen kara taşıtlarından ürküyordu katırlar. Bu durumda rehberlik etmek gerekiyordu. Korkudan mıdır bilinmez çekmesine direnmiyor, sahibine itaat ediyordu hayvan. Ardı sıra tıpış tıpış geliyordu. Şose bitmiş, köy yolu sapağına yaklaşmışlardı. Mavi burunlu, mavi-beyaz kuyruklu bir yolcu otobüsü tozu dumana katarak geçti yanlarından. Şaha kalkacak oldu katır, demir burunluğu sıkıca çekti, zorla da olsa zapt etti. Eğer katır olmasa idi yanında mutlaka durup el sallardı pencerelerden görünen yolculara. Her ne zaman yolcu otobüsü görse hayallerini atar, uzun uzun bakakalırdı ardı sıra. En büyük hayali, ilerde bir gün bu otobüslerden biriyle İstanbul yolcusu olmaktı.

Diş fırçalamaktı en büyük hayali. Her sabah kalktığında musluğun kurnasını çevirecek ve elini yüzünü yıkayıp dişlerini fırçalayacaktı.

Sağ salim atlatmıştı bu vartayı. Köy yoluna girince demir yuları da sardı semere. Sesini kalınlaştırarak “Çüş… godumun sattığı!” okkalı bir küfür savurdu. Satana küfür edince babasını ve anasını uzak tutuyordu aklınca.  Hayvana değdirmemeye özenerek, havada şaklattı çubuğu. Vurmuş olsaydı eğer hayvan tınmaya bilirdi, canını acıtacak güçte değildi şiddeti. Ses dokunmaktan korkutucu ve etkili olurdu. Sese karşı tembihliydi katır. Şartlı refleksi keşfetmişti adını bilmeden. Katır sezince tehlikeyi kulaklarını dikip adımlarını sıklaştırdı. Nal seslerinin ritmi kulaklarını okşadı çocuğun. Kıpır kıpır taze bir coşku ile doldu içi. Yolun her iki yanında kocaman dallanıp budaklanan elma, armut ile doruğuna dek üzüm tevekleriyle donanmış kızılağaçların gölgeleri sarkıyordu. Fındık bahçelerinin ıssız ve sessiz uzayıp gidişleri inceden bir hüzün havası yaratırdı hep. İlçe halkı Hıdrellez günlerini buralarda geçirirdi. Bir kere de o katılmıştı bu şenlik pikniğine öğretmenleri ve öğrenci arkadaşlarıyla. Evden getirdiği haşlanmış yumurtanın tadını unutması olası değildi. Fındık bahçelerinde geçen ömrüne karşın öğretmenleri ile katıldığı bu anların ruh halini ömrünün sonuna dek tap taze yaşayacağından emindi. Yine aynı olayları ve heyecanı yaşadı bir kez daha.

Güle oynaya çalışmaktan yemek yemeye vakit yetmezdi fındık günlerinde. Hep koşturarak, lokmaların biri bitmeden diğerini tıkmak zorunda kalırdı ağzına. Nerdeyse her sofrada “rahmetli Çayan Ali derdi ki, ırgatın çalışkanı yemekte belli olur. Eğer yavaş yemek yiyorsa ırgat bir öğün yemekten bir şey çıkmaz, helal et gönder.”

Çeşmenin başında durdu, Korkmaz suyunda sulaması gerekiyordu katırı. Koyu gölgelerden sonra Kuru Çeşmeye varıncaya dek sürekli yokuş çıkacaklardı. Korkmaz Dibi enerji dolumu yapılacak yer anlamınaydı bir bakıma. Her mevsim gürül gürül akardı. Çeşme görünmeden suyun neşeli şırıltısı duyulurdu. Henüz bir yudum bile içmeden eski tatlar damağınızda belirir, içmişe yakın haz alırdınız zaten. İçtikten sonrasını siz düşünün. Yarım metre küp hacminde kara taştan yapılma Küründe de hayvanların içeceği su toplanırdı. Katırın yularlarını gevşetti ve oluğun başına getirdi. Sakinleştirmek ve ürkütmeden suyunu içmesi için, halk arasında anonimleşen özgün ıslığını çalarak seyretti katırı. Küründeki suyu yarılayınca çekti yularını çekti, semerin kaşına bağladı kararınca sıkarak. Kendisi de avucunu dayayıp akağa, buz gibi suyu yudumlayıp içti kana kana. Beyninin çeperlerinde duydu suyun muhteşem aurasını. Şimdi huzur içinde yoluna devam edebilirdi.  Katırının susuzluğunun giderilmesinden de doyumsuz bir mutluluk kaldı ruhunda. Cılız yapısı bu çileli yaşama dayanamıyordu ya, başka türlüsünü seçme şansı da yoktu.

Korkmaz Suyu’nu geçince düzlük ve insanı sarıp sarmalayan koyu gölgeler bitmiş, taşları yer yer sökülmüş engebeli yokuşa dayanmışlardı. Yapıştı katırın kuyruğuna, tıpkı otomobil yönetir gibi kuyruğu ile yönetmek gerekirdi. Yoksa yuvarlanıp düşerdi. Suyunu içen hayvan dinginleşmiş, çubuğu şaklatmaya veya sağrısına yemeğe fırsat vermeden yarı taş, yarı toprak yolda iştahla yürümeye koyulmuştu. Yola döşenen taşlar yıllar yılı kullanılmaktan cilalanmış gibi parlıyor, taşların üzerinde kayan nallardan kıvılcımlar saçılıyordu. Çocuğun içini tuhaf bir ürperti sarıyor, midesinden gırtlağına kadar bir şeyler inip çıkıyordu. Taşı sökülen kısımlar yeniden onarılamadığından tehlikeli şarampoller yaratıyordu. Korkmaz’dan sonra yirmi metre kadar bir mesafe vardı ki, bu bakımdan çok berbat bir yolculuk yapılıyordu. Sıkıca yapıştı kuyruğa ve yolun düzgün tarafına doğru yöneltti katırı. Ne zaman buradan geçse yüreği hop oturup hop kalkardı. Yine “doooç”, çüüüş” gibi sesli uyarıları da elden bırakmayarak bu pelese (tehlikeli) bölümü yüzünün akıyla geçmeyi başardı. Derin bir oh çekti. Kuruçeşme’ye ulaştıklarında yükselme bitmiş, tırmanma sona ermiş ve iniş aşağı geçmişti yolculuk. Buralar oldukça güzel ve rahat yeriydi güzergâhlarının. Katıra olan dikkatini azaltıp, kendi haline kalabilirdi. Buralar düş kurma, bugüne ve geleceğe ilişkin hayaller kurma bölgesiydi. Tıngır mıngır içinde bulunduğu ruh haline göre takılırdı. Ne zaman ki Oyrak sapağı biter değirmene kıvrılırdı yol, o zaman yeniden pür dikkat olmalıydı. Kendinden geçse bile, değirmen taşlarının sürtünmesinden yükselen seslerin yeknesak serzenişi ile zorunlu olarak dünyaya dönüverirdi. Dere vadisi, içine çektiği, denizden gelen sesleri ta buralara kadar taşırdı. Yine bir balıkçı motorunun “pat pat”ları ile değirmenin uğultusu birbirine karışmış, egzotik bir dünyaya taşımaya yetmişti çocuğu.

Geçen senenin yaz aylarında, bol yıldızlı bir gecede Donanma’yı izlemişlerdi. Köylerinden yetişen Bahriyeli bir astsubay haber vermişti, yarı gecede, Görele açıklarından geçeceklerini. Çoluk çocuk Karakiraz Dibi’ne çıkmışlar Karadeniz’i seyre dalmışlardı. Sadece ışıkları görünüyor ve makine sesleri duyuluyordu gemilerin. Ama büyük bir heyecan, neşe ve gurur yaşamalarına yetmişti bu seyir bile. Hiçbir zaman göremeyeceği bir masal kahramanını dinliyormuşçasına tkıvanca utuşmuştu yüreciği. Resimler ve fotoğraflardan tanıdığı savaş gemilerini, denizaltıları, kendince canlandırmıştı imgeleminde. Dalıp gidecekti belleğinde canlanan bu anıya doğru ki, taşlarda çatırdayan ve şerareler yayan nal sesleri ile irkilerek kendine geldi. Bu sese koşullanmış bir reflekslin devamındaki atiklikle yapıştı kuyruğa ve tökezleyen katırı anında kaldırdı.

Sinirlendi kendi kendine, ne zaman tatlı düşlere dalsa, korkuyla uyanıyordu. Bir daha asla düşünmemeye karar verdi. Cılızlığına inat direngen edimlerle, göğün maviliklerine doğru yükselen yamacı tatlı eğimle aşağı doğru kesen yolda gölgelere sığınarak, katırın yükünü paylaştığı övüncüyle, göğsünü gere gere kurumlanarak sürdürüyordu yolculuğunu. Dönemece geldiğinde Hayriye’yi anımsadı. Birçok kereler burada karşılaşmışlardı. Mavi gözlerini ve oval ve sarı yüzünü çevreleyen siyah önlüğünün beyaz yakasına bukle bukle dökülen altın sarısı saçlarını, Denizler kadar derin, denizler kadar mavi, serin ve çekici gizil güçlerle donanmış, peri padişahının kızını kıskandıran… Kafasını salladı birine kızıyormuş gibi, yine dalmak üzereydi tatlı ve haram düşlere. Belleğinden kovdu Hayriye’nin imgelerini istemeye istemeye.

(Bitmedi, belki burada tamamlarım.)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile