Şimendiferli Saat

  Mahalle meydanındaki bol gölgeli, kendisiyle yaşıt kavak ağacına yaslayıp sırtını, geçmişin acı tatlı günlerini anlatırdı durmaksızın. Körpe belleklerimizi işleyen canlı tarihçi ve işgal günlerinin unutulmaz vahşi ve acımasız katliamının da tek tanığıydı. Kendince bilgesiydi köyümüzün.

Bizler de öyle bilir, o niyetle dinlerdik. Kanımızın donacağını bile bile ısrarla yinelemesini isterdik o dehşet dolu öyküyü. Kırmızı yanakları, yüz çizgileri ve türkuaz mavisi gözleri gizemli bir sevgiyle dolardı.

 

Çocuk yanımızın muzipliğini o da anlar ve asıl hedefimizin hazin ve komik sona odaklandığını bilirdi.Çimenlerin üzerine oturur, çevresini kuşatırdık. Şapkasının tereğini ensesine doğru kaydırır, cep saatini çıkarıp yeleğinin cebinden minicik elinin içine alır, açar kapağını ve saatle sınırlıymışçasına süresi bakar kadranına. Hepimizin gözlerinin içinde gezinir sırayla.

 

Usta bir anlatıcı edasıyla bakışlarını üzerimizden ayırmadan başlar sözlerine. 

 

 

 “O gece sabaha kadar susmadı Devge’nin, Aşağı Köy’ün, Maksutlu’nun itleri. İtler birilerine sarıyor, dövülüyor,  acı içinde inleyerek kaçışıyor; ardından büyük bir hırsla tekrar saldırıyorlardı. Bizim itler, Aşağı köyün ve Maksutlu’nun itleri de havlayarak onların sesine karşılık veriyorlardı uzaktan uzağa. İtlerin hane halkı dışındaki köylülere ürümeleriyle, askerlere ürümeleri belli olacak kadar farklıydı. Zaman geçtikçe öğrendik bunu. Seslerinden askerlerle karşılaşmış olduklarını anladık. Yatağımda oturdum, olup biteni anlamaya, dinlemeye çalıştım.

Anam da yastığını sırtına aldı, yorganı çenesinin altında topladı, duvara yaslanıp tortop oldu. Sesinin duyulmasından korkar gibi fısıldayarak ‘Ne oluyor dersin, kötülük kol geziyor galiba?’ Ali’ dedi.

Durup dinlenmeden dualar ve beddualar savuruyordu. Yorganımı sırtıma aldım pencereye doğru süründüm, cama dayadım başımı. Olmadı, çerçeveyi kaldırdım, pencereyi açtım. Başımı dışarı uzatarak ay ışığı altında uykuya dalmış tepelerin üzerinden Devge’ye doğru baktım. Gücük (Şubat) ortalarıydı ama ılık ılık esiyordu kıble. Ta Arap’ın kızgın çöllerinden aldığı ateşi, alevi dağlarda, derelerde tüketerek bebek nefesi sıcaklığında ulaşır bize. Kıble tılsımlı, mübarek bir esintidir. Yaladı yüzümü, huzurunu yaydı her yanıma. Ne oldu, ne olacak diye beklerken bizim mahalle de itlerin sarma sesleriyle inledi.

Çok geçmeden ürümeler, sarmalar yakınlaştı, zırap zırap yeri döven ayak sesleri kapının önüne indi. Bir gümbürtü koptu kapımızda, menteşeler sökülüp üstümüze düşecek. Dipçik darbelerinin çıkardığı gürültüden kap kacak sarsılmaya başladı. Kapılar, kalın kestane tahtalarından yapılma ya, dipçikle vurulunca bomba gibi güm güm patlıyor. Anam anahtarı aldı kara kilide soktu, kapıyı açtı. Asker süngüleri dikildi burnumuza. İçeri girenler üç kişi idi. Dışarıdakilerin sayısını bilemiyorum.

Kim var, kim yok diye sormadılar; evvelinden mahallede kaç kişi olduğumuzu, girdikleri evlerde kimlerle karşılaşacaklarını biliyorlardı demek ki. ‘Sıkı giyin ‘dedi askerin biri. Evdekilere dönüp, ‘ Önemli bir sevkıyat var, onun için götürüyoruz. Meraklanmayın, akşama dönecekler’ deyip, kestirip attı.

Babadan kalma asker paltosunu giydim. Şapkamı başıma geçirdim. Hazırlığım biter bitmez iki asker koluma girdi, altı okka yaparcasına kaptılar, Cami yanı’na kadar çıkardılar.Aylardır işgal altındaydık, dövüşsüz, kavgasız, hır gür çıkarmadan kazasız belasız idare ediyorduk. Kâh yol yapımında çalışıyor, kâh çarşıda pişirilen ekmekleri, Rusya’dan gelen erzakı taşımaya götürüyorlardı bizi. Eli ayağı tutanlara bir iş buluyorlar, kimseyi boş bırakmıyorlardı. Köy yollarının taşlarının çoğu onların zamanında yapıldı.

Halk arasında, ‘Rus yapar, Yunan yakar’ denirdi.

Bir asker vardı, köyde gezerken sürekli beni alırdı yanına. Türkçe biliyordu bizim kadar olmasa da. Anamı da çok sever, sayardı. Durduk anamın elini öper başına koyardı. Şaşırıp kalırdı anam, ne yapacağını bilemezdi. Askerin haline, anasından uzaklığına üzülürdü ama düşman olduğunu unutmaz, bize de unutturmazdı. Birlikte doğmuş, büyümüş gibi olmuştuk zaman içinde. Düşman değil de arkadaş gibiydik Onlar bizim, biz de onların varlığını kabul etmiştik. Kimsenin ağzından söz çıkamasa da, kafalarda yazılı bir mutabakat vardı.

Esirlik hayatımızın bu andan itibaren başladığını anlar gibi oldum. Bir gecede ne değişmişti. Kimseye soru sormanın mümkünü yoktu. Gözlerim boşu boşuna dostumu aradı. Yakınımda olmasını, bana bir ipucu vermesini bekledim durdum. Sırra kadem basmış, görünmez olmuştu. Onun düşmanlığını da, dostluğunu da kabullenmiştim. Bunlar yabani, burunlarından soluyorlar, yiyecek gibi bakıyorlar adama.  Düşman askerlerinin ortasında Körgıran’a çıktık. Kıble yumuşak bir el gibi okşuyor.  

Körgıran’ı geride bırakıp Çanlıkirse’nin (Çanlı Kilise) altına ulaştık. Ağaçlardaki bez parçalarına baktım. Bıldır ben de bir niyetim için işliğimden yırttığım parçayı bağlamıştım dallarına. Niyetimin olmasını beklerken Rus işgaliyle karşılaşmıştık. Cırım cıngıl sallanıyordu gelip geçenlerin niyetleri dallarda. Susa (ana) yoldan çıkıp bahçelerin içine girdik. Çalıların arasına tünemiş kuşlar korku ve şaşkınlıkla tüneklerinden kaçışıyorlar. Ağdaş deresinde alacaklar canımızı diye düşünüyordum. Ama dereye doğru değil de, tepeye doğru sürüyorlardı bizi.

İbram Düzü’ne doğru gidiyorduk. O zaman olacakları hissettim. Ölmek fikrini kabul edemiyorum. Ölüme razı gelmeyen bir ses var içimde. Bir yandan da Allah’ım rüya olsa bu yaşadıklarım da bir an önce uyansam diye yalvarıyorum. Yıllardır yürüyoruz, yıllarca da yürüyeceğiz sanıyorum. Ama yol bitti be...

O bitmez dediğim yolculuk bitti. İbram Düzü’ne çıkardılar hepimizi. Atkaşı’nın başını boydan boya kazıp hendek yapmışlar. Toprak taze kazılmış, mis gibi kokuyor. Çimenlerin kökleri cırım cıngıl. Ay ışığı altında Haşdağı seçiliyor. Geri dönüp Görele Burnu’na doğru baktım. Sen misin bakan, bir dipçikte yere yıkıldım.

Hepimizi ayağa kaldırdılar dirsek hizasına getirdiler. Her iki taraftan, iki Rus askeri talim çavuşu gibi hizamızı düzeltti. Komutan gibi duran ‘kıpırdamayın’ diye. Ortada duran çuvalın içinden uzunca bir sicim çıkardılar. Askerin biri sicimin ucunu tuttu, ikisi ilmeklediler bileklerimizden. Bir takım geldi, diz çöküp saf tuttu önümüzde. İkinci bir takım da onların arkasında saf tuttu. Hepsi birden verilen komutla tüfeklerinin haznelerine aldılar mermileri.

Sağ kolumda Katırcı’nın Hasan bağlı. O günlerde elli yaşlarında vardı. İri kıyım bir adamdı. Tek koluyla elli okkalık çuvalı katırların semerine vururdu. Sol yanımda Fırıgu Ahmet. Otuz, otuz beş yaşlarında vardı. Amcam oğlu rahmetli Rasim’le yaşıt derdi anam. Babayiğit, güçlü kuvvetli, gözünü budaktan sakınmayan biriydi. O da boş durmuyor, bir şeyler aranıyor. Göz göze geldik ama konuşamadık. Cesaret aldım ondan. Elini elime değdirdi ve ip gevşedi.

Şıp diye anladım nereye varmak istediğini. Tüfekleri indirtti komutan. Subayın biri sıradan elerimizi yoklamaya başladı. Yıldırım hızıyla ipi elime doladım, ilmeğe benzettim. Ölürsem de kaçarken vurulup ölmeyi gözüme aldım.

Yoklama bittikten sonra ipi tamamen bileğimin üstüne çıkardım, boşa aldım.  Komutan kılıcını kaldırdı, “ateş” diye bağırdı. O ses uzun yıllar çınladı kulağımda. Sesi duyar duymaz ipi attım elimin üstünden, geri döndüm. Yay gibi fırladım olanca gücümü toplayıp. Hendeğin üzerinden zıpladığımı, kaşın dibine doğru uçtuğumu biliyorum. Bir de arkamdan kopan tüfek seslerinin kütürtüsü var kulaklarımda. Ne kadar sonra bilemiyorum, yerde yatar durumda kendime geldim. Meğer aşağı düşünce bayılmışım. Aydınlığa bakılırsa, düştükten sonra epey bir baygın kalmışım.

Hemen orama, burama baktım. Dikenler öyle sık, öyle gür ki, yün yatağı gibi serilmiş almış koynuna beni. Ufak sıyrıkların, ağrıların dışında kırığım çıkığım yoktu. Vurulmamıştım. Herhalde aşağı düşünce öldüğümü sanıp, ateş etmemişler. Bir süre çevreyi dinledim. Kimselerin bulunmadığından emin olunca sürünerek üğümlerin (fındık ağacı) siperinde Karaçomak’a doğru inip deredeki dikenlerin arasına girdim, saklandım. Akşama kadar orada sakinledim. Obuzun içi gündüz bile çok rutubetliydi. Gece nasıl olurdu kim bilir.

Gücük ayının ayazını yedikçe Dimit’in iti gibi titrer, sabaha da kuyruğu dikerdim. Aklıma Köşgerun sap otlukları geldi. Hava kararınca gözüme kestirdiğim sap otluğunun içine daldım. Babadan kalma asker kaputunu yorgan gibi sarındım. Soğuktan, kurttan kuştan, düşmandan korkum kalmadı. Köşgeruların evinin olduğu yer seyrattı. Sap otluğuna saklandığımı görmüş olamasalar da yakın yerlerde olduğumu tahmin edebilirlerdi. O yan bu yan derken uyumuşum. Uyanır uyanmaz sapları aralayıp dışarı göz attım. Tam istediğim havaydı. Henüz iki metreden ötesi seçilemiyordu.

Dört ayak üzerinde dereye inmemle Almagıranı’na çıkmam bir oldu. Aligil’in Eğri tarladan Kışla’ya, oradan da Ağdaş’a uçtum. Ağu yapraklarını siper alıp yarı saat kadar oturdum. Uzun uzun dinledim, seyrettim gözümün gördüğü, kulağımın duyduğu yerleri. Körgıran’a ulaştığımda şafak sökmek üzereydi. Köylerden yükselen horoz ve köpek seslerine insan sesleri de karıştı. Haydarlı’da bir kalabalık yola dökülmüş, hızlı adımlarla Alamgıranı’na doğru çıkıyordu. Anladım ki İbram düzüne gidecekler.

Aşağı Köy’den, bizim mahalleden de gelenler olabileceğini akıl ettim. Vakit geçirmeden yolun karşısına geçmeliydim. Evi gözetleyeceğim bir yere tüneyeyim diye Seki tarlaya girdim. Tarlanın ortasına kadar geldim. Az ilerimde bir şey parıldıyor. Yaklaştım ürkek adımlarla.

Çiğ taneleri içinde bir cep saati yatıyor. Kösteği yanına doğru kıvrılmış. Yerden aldım, koynuma soktum. O arada bir “çıt. Çıt. Çıt.” sesi de ayrılmıyor yanımdan. Durup dinliyorum ama nereden geldiğini kestiremiyorum. Dikkat kesince sesin koynumdan geldiğini anladım.Ulan, dedim bu saat beni yiyecek. Kaptığım gibi attım tarlanın içine doğru.

Aynı anda bizim mahalle tarafından gelen insan seslerini duyunca olduğum yere çöktüm. Gelenlerin ayakları birbirine dolaşıyordu. Rus askerleridir diye iyice yapıştım yere. Körgıran’a çıkınca durdu kalabalık. Bizim insanlarımızdı hepsi de. Gece kaçırılanların yakınları, aradıklarının adını çağırarak, Rusların köyü boşalttığını, ortaya çıkmalarını haber veriyorlardı. Önce inanamadım. Olduğum yerde titremeye başladım. Sıtma nöbeti gibi bir şey sardı vücudumu. Yavaşça doğruldum.

Civelek Mustafa da gördü beni. ‘Yenge, Ali... Ali. Ali.’ diye bağırmaya başladı. Ötekileri unuttuğumu hatırladım bir anda. Anam yere yıkıldı beni görünce. Gözleri kan çanağına dönmüş, beti benzi atmış insanlar, beni tek başıma görünce dağda ne olduğunu aşağı yukarı tahmin etmiş gibiydiler. Hepsi birden sorular soruyor, ümitle ağzımın içine bakıyorlardı.

Onların halini görünce makaralarım boşaldı. Bir iki yutkundum, ağzımda kalan son tükürük damlalarıyla ıslattım dilimi. Ne kadar zor olduysa da gözlerimin gördüğünü anlatmaya çalıştım. Bağırış çağırış dağı, taşı aştı, göğe ulaştı. Düşe kalka kâh ellerinin, kâh dizlerinin üzerinde dağa doğru koşmaya başladılar. Çimenlerden kayıyorlar, üğüm dallarına tutunup tekrar tırmanıyorlar. Üstleri başları yırtıldı çoğunun. Mahşer yerine döndü ortalık. Bağıramıyorlar, ağlayamıyorlar. Gözleri görmeyince ümit bitmeyince ne yapacaklarını da bilemiyorlar. Karınca kütüğü gibi dizildiler, yarışa kalkışmış gibi hırsla, acıyla yırtınıyorlar. Ahu figandan yıkıldı oralar. Kötü günlerdi, çok kötü günlerdi.”

O malum tebessüm yine oturdu yüzüne. 

“Aradan kaç yıl geçti bilemiyorum,  Onların hali vakti bizimkinden iyi. Askerden gelirken bir saat almış. O vakitler saat her babayiğidin harcı değil. Görmek bile mümkün değil. Saati olan birini bulacaksın, canı çekecek yeleğinin cebinden çıkaracak saatini, sen de uzaktan göreceksin. Düşürür kırarsın, bir yerine dokunur bozarsın diye kimse kimsenin eline de vermez saatini.

Arkadaşız ya, bir cesaret,  utana sıkıla yanaştım Hüseyin’e. “Şu saati ver de yakından bakayım” dedim.

“ İyi bak, sağlam tut, bu saatlerin şahıdır, arkasında kocaman kapkara bir Şimendifer resmi var. Başka markalara bakmayacaksın saat alırken” dedi ve uzattı.

Aldım elime kulağıma götürdüm. Çıt çıt yapmıyor mu?

“Yahu Hüseyin, bu hep böyle çıt çıt diye ses mi çıkarır? “Dedim. 

‘He ya ne sandın, çalışırken böyle ses çıkarır’ demez mi?

Böyleyken böyle yaptım diye saatimin hikâyesini anlattım. Gözlerinden yaşlar akana kadar güldü. O güldükçe benim içimin yangısı büyüyordu.

Hep böyle hayat bir yanı yaparken, öte yandan bir gedik açılır. O saatin de olmadık bir zamanda,  durup durduk yerde elime düşmesiyle uçması bir oldu. Şimendiferliydi muhtemelen. Ne kadar saat aldımsa henüz onun gibisini bulamadım.” Der.

Bulanık bakışlı yaşlı gözleri, uzak geçmişin şimdi kokan derin dehlizlerine dalar, yaşamındaki boşlukları dolduramamanın çaresizliği ile yanardı. Hali, tavrı yıllar önce kulağında yankılanan o saati, yaşam boyu eline geçirdiği tek ganimeti, ömrü yettikçe uslanmaz bir inatla arayacağını ve birbirine benzemeyen nice saatler alacağını işaret ederdi.

Murat Mehmet UĞURLU

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile