Hikayeler – 10

FINDIK SAYFANI

            Merhum Çakır Mehmet Amca, Mahalledeki Mezarlığın kenarında ki boşluğa topladığı yaş fındıkları dökmüş, harmanın yanına fındığını beklemek için, sayfan yapmaktadır. Her gelen geçen de “Mehmet Emi, burası  Maksutlu Mezarlığı, korkmayacak mısın?” demektedir.

            Bir böyle iki böyle Mehmet Amca sorulardan bıkmış olacak ki, soruyu soranlardan birine “Ben bunların dirisinden korkmuyum da, ölüsünden mi korkucam?” der. Sayfanını yapar bitirir. Gece olmuş, Mehmet Amca, harmanında sayfanında yatmaktadır.

            Mehmet Amca, uyumuş. Rüyasında kâbuslar görmeye başlamış. Can havliyle yatağından fırlamış, koşarak Amadu Mehmet Amca’nın evinin kapısına gelmiş. Kapıyı tak tak eliyle çalmaya başlamış. Mehmet Amca, yatağından kalkmış, “ Kim O” demiş. Ses veren yok, kapı yine tak tak diye çalınmaktadır. “Kim o” diye tekrar seslenmekte kimse ses vermemektedir.

            La havle denilip, korkuyla da olsa kapı Amadu Mehmet Amca tarafından açılmış. Kapıda yüzü şişmiş vaziyette, Çakır Mehmet Amca durmaktadır. “Ne o, niye ses vermiyusun, hayır mı? Ne oldu, yüzüne öyle?” denilmiş, Çakır Mehmet Amca da yine ne bir ses vardır ne de bir seda. “Ura sana ne oldu? Söylesene” demiş, yine de ses seda vermemiş. Amadu Mehmet Amca’nın hanımı Gadun Yenge, “Bunu mezarlıkta cin çarpmışa benziyor, eline, yüzüne, kafasına su dökelim” der. Çakır Mehmet Amca’nın kafasından aşağıya bir ibrik suyu dökerler. Çakır Mehmet Amca, kapıya upuzun uzadıya yatmış. Yinede herhangi bir ses yoktur. Kapı da ışımıştır.

            Çakır Mehmet Amca, uyanmış, zoraki şekilde mezarlık diyebilmiş. Uyuşuk bir şekilde oradan ayrılmış. Bu yaşanmış olayın psikolojik mi? Yoksa korku neticesi mi olduğu konunun uzmanları tarafından açıklanması gereken bir konudur. 

          BURAYA YARIN GELİRİZ

            Gacaru Nuri Amca, Dere Kıyısı’nın sembollerinden birisiydi. Cirimoğlu Petrolün kenarında ki tabut büfesi, bu günün meyhanelerinden daha çok işlerdi. Cirimoğlu Halil Amca, oğlu Ali Osman’a vasiyet etmiş, Ali Osman da Nuri Amca’yı kira almadan vefat edene kadar, tabut büfeden çıkarmamıştır.

            Nuri Amca, hayatı tabut büfe, av köpekleri, dere balıkçılığı, ördek ve çulluk avlarıyla geçmiştir. Bir gün Çömlekçi Deresi’nde, bir göle balık ağı atılacaktır. Nuri Amca Avukat Ahmet Dülger Abi ve yanlarında ki beş altı kişiyle gölün yanına gelmişler. Nuri Amca, yanında ki gençlere, “Gençler ağı, buradan buraya serin” diye, ağın gölde serilecek yerini göstermiştir.

            Ağı gençler göle sermeye başlamıştır. Avukat Ahmet Abi, Nuri Amca’nın yanına gelmiş, “Nuri, burada balık olur mu? Ağı şuraya niçin serdirmiyorsun?” der. Nuri Amca, “Sesetme” der, “Biz burada kaç kişiyiz, beş altı kişiye ne kadar balık düşer, onları bugün bu tarafta oyalayalım. Yarın seninle ikimiz gelir, gölde ki bütün balıkları alırız” der.

            Balık ağı toplanılmış, pek de balık çıkmamıştır. Nuri Amca “Ben ne zaman, Polisu  coşkun la balığa gitsem, derede balık kurur” der. Ağı arabanın bagajına koyup, Dere Kıyısı’na Tabut büfeye gelinir. Yarının programında aynı göl vardır. Yarın olur, mesaiden sonra ikisi gider, ağı denilen yere sererler, gölün balıklarını toplarlar. Bir önce ki kafilede olanlar, şansızlığı Polisu Şoför Coşkun’a bulmuşlardır. 

            KÖYÜMÜZÜN ÜÇ KAFADAR ÇOBANI

            Köyümüzün koyun çobanları denildiğinde, aklımıza Mamuğun Hamdi Abimiz, Tösün Haydar (Erbaş) Abimiz ve Uzun İsinin Abdurahman Abimiz gelir. Bu üç koyun çobanı, hayatlarını başka iş yapmadan, sadece koyun yaymayla, koyun otlatmakla geçirmişlerdir. Üçü de kışı köyde, yazı ise yaylada geçirmişlerdir. Çobancılıkla ilgili çokça anıları vardır.

            Bu üç kafadar, dışarıdan saf, temiz görünümlü, çobancılık mesleğinde birer uyanık dahidirler. Yalnız üçünün de yayla yaşamı oldukça meşakkatli  geçmiştir. Hamdi Abimiz, köyde otlu yerleri, hafta arası belirlemiş, köylü Salı günleri çarşıya inince, otlu yerleri koyunlarına otlatmıştır. Çoban için en iyi gün hangisi diye sorulduğunda “Dumanlı, çiğseli gündür” diye bu güzelim cevabı vermiştir. Lakabı, Mücevezin Daştan Amca tarafından  “Makarios Hamdi” takılmıştır. Hamdi Abimiz, Devge Yakası’nda, Daştan Amca’nın “Taşlık” adı verilen yerine dumanlık havada koyunlarını otlatmaktadır, dumanlar birden çekilir. Hamdi Abimiz, koyunlarıyla kabak gibi meydana çıkmıştır. Daştan Amca da evinin yanından görmüş, koşarak Kaba Taş’ın üstüne gelmiş, “Ura Makarios Hamdi, koyunları çabuk çıkar, Allah seni helak etsin” diye çağırmaya başlamış.

            Hamdi Abimiz , yine bir gün Taşlık’ta Mehmet Çavuşun Yakup Amca’nın yerine koyunları geçirmiştir. Yakup Amca, taşın altında siğnenmiş, ne olur ne olmaz beklemektedir. Koyunları görür görmez, ayağa kalkmış, “Çabuk çıkar, koyunları” demiş. Hamdi Abimiz “Benim gulağım duymuyu, gulağım duymuyu, ha bu hırsız gara goyun sürükledi bunları buraya” der.  Yakup Amca, “Senin gulağına kep sıçsın” der. Devam eder, “Biz hiç dumanlık havada off! Demiyecek miyiz” der. Hamdi Abimiz, eliyle kulaklarını göstererek, “duymuyu, duymuyu” der ve koyunları, içinden bi daha ki sefere yayarım der, bahçeden çıkarır.

             Uzun İsinin Abdurahman Abimizle bir Salı günü çarşıya yürüme iniyoruz. Sayitgil mahallesinden aşağıya gidiyoruz. Her tarafta kar var. Sohbetimizin konusu, mal meral. Ben soruyorum O cevaplıyor. Yalnız, devamlı kaşlara bakıyor. Benim de dikkatimi çekiyor. Ben de bakıyorum, bir şey göremiyorum. Karın eridiği kaşlarda çimen ve yeşil otlar görünüyor. “Hocam” diyor, Abdurahman Abimiz, “Gulağım sende, gözüm gaşta ki otlarda, valla şimdi bu otları ağzımla goyun gibi yiyesim geliyor. Bu otları görünce, benim ağzımın içi sulanıyor.”

             Yaylada Haydar (Erbaş) Abimizin Koyun postu dikkatimizi çekiyor. Soruyoruz yatağınız nerde? “Çobanın yatağı olmaz, gece rahat uyur, canavarın ağıla geldiğini duymaz, canavar malı gırar” diyor. Yemekten soruyoruz. “Benim yemekle pek zorum yok” diyor. “Benim zorum meyveyle. Bi şelek armudu getir, kör oliyim bi oturuşta yemesem” diyor. Çarşı da Hâkim Ahmet Abi ile sohbet ediyor. Ben de kulak misafiriyim. Ahmet Abi, O’nu konuşturuyor. O da bir şeyler anlatıyor. Bir seferinde şöyle diyor. “Askerde Dulumba Datdusu yedimdi, dadı hala damağımda duruyu.” “ Ben delü ganlıyı gözünden tanırım” diye de söylemeden edemiyor. 

           Yaylada ikindi vakitleri. Topucak Obası’ndayız. Yaylacılar köye dönmüş, oba da koyunu olan üç çoban kalmış. Karaşıh ta da merhum Mehmet Kırtorun Amca’yla , Merhum Usdu Avni Dayı’nın oğlu Adem var. Onlarında koyunları var. Bizim Kafile Şoförümüz merhum Fehmi Cıkıt Abimiz, Bölge Muhtarımız Ahmet Abi, Avukat Ahmet Dülger Abi, Muhasebeci Mustafa Özdemir Abi ve ben varım. Çimene yer sofrasını kuruyoruz. Parayla aldığımız oğlak tencerede kavruluyor. Hamdi Abimizle Abdurahman Abimiz birlikte kalıyor. Eve giriyoruz, terekte soğuk yarım devürme, kalın tuz, tencerenin dibinde keçi sütü var. Hamdi Abi’ye soruluyor, açlıktan ne yapıyorsunuz? “Ben gündüz  Karaşıh’a gidiyum, Memet Aga beni doyuruyor” diyor. Abdurahman ne yapıyor diye soruluyor. “O da geçi zıkkımı yiyor” diyor gülerek. Çobanların hali içler acısı vesselam. Üzülüyoruz yaşamlarına.

            Oğlak eti pişiyor, salata hazırlanmış, mezeler ortaya koyulmuş, kadehler hazırlanmış muhabbet başlıyor. Hamdi Abimiz hem yiyor, hem içiyor. Abruhahman Abimiz de çıka geliyor. Gelir gelmez, Avukat Ahmet Abi “Masanın şerefine” diyor. Abdurahman Abimiz kadehi şerefe kaldırıyor. Üzümden ağzına atıyor. Bir diğer abimiz, “Abdurahman bu da benim şerefime” diyor. Bir iki üç dört istekler yerine getiriliyor. Abdurahman Abimiz daha oturduğu yerde duramıyor. Bir o yana devriliyor bir bu yana. Avukat Ahmet Abi soruyor “Abdurahman, bu yaylaların Ağası, Şıhı kim?” “Benim” diyor. “Sen den başka Ağa Şıh var mı?” “Benden başka ağanın şıhın Emine gadun” diyor Abdurahman Abimiz.

             Derken Tösün Haydar Erbaş Abimiz geliyor. Bakıyor iki arkadaşı da kafayı bulmuş, upuzun uzanmış yatıyor. “Bunlar diyu, muabet adamı değil, çoban herif bunlar. Bunlar, muabetten anlamaz” diyor. Avukat Ahmet Abi O’na da masanın şerefine ikramda bulunuyor. Bir iki üç O da masanın şerefine yudumluyor kadehlerini. “Ben adamdan gorkmam, ben olmasam bunları obadan goğuştururlar” diyor. “Bu obada benim sözüm geçer” diye de ekliyor.

            Gece geç vakit olmuştur. Yat vakti gelmiştir. Hamdi Abimiz ayakta duramamaktadır. Avukat Ahmet Abimiz, koltuğunun altına girer, bir kolunda ben eve götürüyoruz. Kapıya geliyor, Ahmet Abi, bana dönerek bunun ayakları çamurdur bu şekilde rahatsız olur, yatamaz, sen elektriği tut da ben, ayaklarını yıkayayım diyor. Abimizin ayağından yün çoraplarını çıkarıyor, abimizin ayakları kirden kap kara kemre gibi olmuş. “Allah pis belanı kaldırsın iyi mi Hamdi” diyor Ahmet Abimiz. Ben tekrar arabanın yanına geliyorum Arabada ki el sabununu alıyorum. Ahmet Abi bir güzelce yıkıyor, ayaklarına tüküre gene. “Bu yıkamayla da köye gelirsin” diye de ekliyor.

             Yarın oluyor, Karaşıh’a geçiyoruz. Mehmet Amcamız bizi hoş geldiniz diye güler yüzle karşılıyor. “Topucağa gelen arabayı gördüm de, kimdi gelenler diye merak etmiştim” diyor. Gökyüzü pırıl pırıl. Bir tutam bulut yok. Asıl yayla zamanı şimdi diyor, Mehmet Amcamız. “En güzel yayla mevsimi güz mevsimidir” diyor. Adem’in koyunda olduğunu söylüyor. Epey kalıyoruz yanında. Mehmet Amca’nın dirliği düzeni güzel. Zevkle yayla yapıyor. On beş koyun bahane. Bana takılmadan da yapamıyor. Hoşça kal deyip, ayrılıyoruz obadan. Kazıkbeline hareket ediyoruz. Kabak Tepe den Topucağa ve Karaşıh’a bakarak. 

           GELİN BEĞENME ÖLÇÜSÜ

            Alamat Gızı lakaplı Hanife Yenge, Maksutlu değirmenine darı üğütmeye gider. Cabanın Bayram’ın kızı Hanife Abla da değirmende sırasını beklemektedir. Hanife Yenge’nin oğlu Hamdi Abimiz bekardır. Hanife Yenge, Hanife Abla’yı göz ucuyla süzmektedir. İlk önce elinin büyüklüğü hoşuna gitmiştir. Sonra sıra Hanife Abla’ya gelmiş, Hanife Yenge ondan sırasını istemiş, Hanife Abla da işim çok, işim geri kalır diye de sırasını vermemiştir. Bu çalışkanlık göstergesi de Hanife Yenge’nin hoşuna gitmiştir. Aklına koymuştur, Hanife Ablayı gelin etmeyi.

            Aradan belirli bir zaman geçer. Ahmet Amcama gelir. “Ahmet Aga der, geçen gün değirmende, Akca’nın Bayramın Gızını gördüm. Eli de büyükçe gene tam iş eliydi. İşim var diye de bana sırasını vermedi. Bu da çalışkanlığını gösteriyu. Bizim Hamdi zaten tevekel, bi de salak garı düşerse ocağımıza, ocağımız batar, gel gidelim de Allahın emri, peygamberin kavliyle isteyelim” der. “Hamdi’yi adam eder” diye de ekler.

            Perşembeyi cumaya bağlayan gece de istemeye giderler. Hanife Abla’yı Hamdi Abi’ye verirler.  Amcam Kızı Arzu Ayşe Ablam da Çelik Kaşı’nda yıkılacak ağaçları kontrol ederken, Mamuğun Yusuf Amca’nın kızı Emine Abla da Çelik Kaşı altında Güni bahçeden yarmaçaları girinmiş, geliyormuş. Ayşe Abla, Emine Abla yanından geçerken, çaktırmadan yarmaçaları sayar. Otuza kadar saymış, sayarken de Emine Abla da yanından uzaklaşmıştır. Daha geride sayılacak beş on yarmaça vardır.

             Akşam olmuş, Kilise Beleni’nde ki evinde yemekler yenmiş, aile sohbeti başlamıştır. Ayşe Abla, Fehmi Enişteyle konuşurken, “Fehmi” demiş. “Bu gün Mamuğun Yusuf’un gızını gördüm, yanımdan geçerken sırtında ki yarmaçaları saydım, otuzdan yukarsını yanımdan uzaklaştığı için sayamadım. Onu bizim Hasan’a isteyelim. Bizim Guzun Yarmaçalarını güzel taşır” demiştir.

            Ayşe Abla da Yusuf Amca’dan Emine Abla’yı Allahın emri, peygamberin kavliyle istemiş ve gelin etmiştir.

            Ayşe Abla diğer bir gelinini de, Haydarlı da Çukurda ki bahçede yarmaça götürürken beğenmiş, onu da Fehmi Enişte’ye anlatmış, gelin etmişti.

            AŞIRI GÖSTERİ

            Davulcu Temel Abi ile Zurnacı İpşiru İbrahim Dayı Tirebulu’nun bir köyüne gece düğüne giderler. Düğün başlamadan önce oturup yemek yerler. Temel Abi, “Yemek guru gene boğazımdan geçmiyor” der. Masaya rakı gelir. Temel Abi, daha düğün başlamadan bir iki üç kadeh atar. Kafayı bulmuştur. İpşiru İbrahim Amca, uyarmasına uyarmıştır ama nafile.

            Düğünde kalabalıklaşmaya başlamıştır. Düğüne gelenler, evin yanında ki fındık harmanında karşılanmaktadır. Fındık harmanı eğimli, alt tarafı ise kaştır. Kaşın içi avuluk ve pıtıslıktır.

            Karşılananlara ufak horanlar kurulup, kravatlı olanlardan bahşiş toplanmaya başlanmıştır. Yine horan devam ederken kalabalık bir grup ata yaka gelmektedir. Horan bitirilmiş, düğüne gelenlere yönelmişler. Grup oturmuş, temel Abi kendinden geçmiş, davulu iki bacağının arasına almış, çevirerek, davulu döndürerek, gösteriye başlamıştır.

            Ne olduysa olmuş, davul Temel Abi’nin bacağının arasından fırlamıştır. Eğimli yerde hızlanmış, davul önde Temel Abi peşte yarışa başlamış. Davulun derisi avu çubğuna sokulup delinmiş.

            Düğünün kalan kısmını deşik davulla pattaga küttege yapmış. Görele’ye gelene kadar, ağzını bıçak açmamış. 

           SOĞAN KOKUSU

            Fehmi’nin Ayşe Yengemiz, İstanbul’a Ömer Yayla Abimizin yanına gider. Hafta sonu Ömer Abi, Ayşe Yenge’yi Sarıyer’e gezmeye götürmektedir. Hacı Osman Bayırına gelmişlerdir ki Ayşe Yenge’den ses yükselir. “Allah aşkına arabanın kapısını açın, beni kapıya atın, daha gerisine garışman, ben peşinizden yürüme gelirim” der. Ayşe Yenge’yi Araba feci şekilde tutmuştur.

            Bir hafta sonra yine hafta sonu gelmiştir. Ömer Abi “Ayşe Ana” der. “ Bu gün seni Cemal Amca’mın mezar üstüne Beykoz’a götüreyim, hem Beykoz’u da görürsün” der. Hazırlanırlar, durağa gelirler. Otobüse binerler. Ayşe Yenge, boş olan çiftli koltuklardan bir tanesine oturmuş. Ömer Abi ile Gülseren Abla da biraz geride yan tarafta ki koltuğa oturmuşlar. Ayşe Yenge, araba tutmasına karşı, kendince yanına soyulmuş bir baş soğan almış.

            Otobüs kalkmış, iler ki durakta Ayşe Yenge’nin yanına kelli felli tuvaletli bey efendi bir adam oturmuştur. Otobüs hareket etmiş, Ayşe Yenge, elinde ki soğanı saklayarak koklamaya başlamıştır. Adamın da soğanı gördüğünün farkındadır. Adam, soğanın kokusundan rahatsız olmuştur.

 

            Ayşe Yenge, adamın tiksindiğinin farkına varır varmaz, “Be heri gocam sen evde hiç soğan yemedin mi?” der. Ömer Abi ile, Gülseren Abla, otobüsün arka kısmına geçmişler. Adam bizden olduğunu fark etmesin diye. Adamcağız da bir sonra ki durakta inmiş.

Yorumlar  

 

#1 Nedim Torun 
2010-03-0722:08:29 Hazır ,Abdurrahman'dan söz açılmışken ben de bir anımı anlatayım istedim. 
1974 Temmuz ayı. Karaşıh Obası'ndayız. Kıbrıs çıkarması başlamış. Ormanda kesime girmiş Aydereliler, savaş çıktı, paramızı devletten almayacağız diye iş bırakmış.
Tam da o günlerde biz de obadan Kazıkbeli yaylasına pazara gittik. Hava güzel. Pırıl pırıl bir gökyüzü. Pazarı dolaştık, alacaklarımızı aldık. Kimler mi var yanımda?
Kaptanın Mehmet, Çoban Abdurrahman, Aydın Hoca ve birkaç kişi daha. 
Neyse, büyüklerimiz (Ben lise ikideyim sanırım.) pazardan et aldılar ve kavurmacılara verdiler. (Hala var ya.) O dönemde de kavurma tenceresi, odun, tuz, soğan stoğuyla pazara gelen et kavurucular var. Bu kişiler, etleri alıyor, kuşbaşı doğruyor, soğanı, tuzu ekleyip eti kavuruyorlar. Her yanı sarmış güzelim kavurma kokuları. 
Açız. Ağzımızın suyu akıyor. Bir an önce pişecek etler ve afiyetle yiyeceğiz.
Neyse, Kaptanın Mehmet Abi, "Haydin uşak, et pişti." der demez fırladık neredeyse. 
Tencere ortaya konmuş, soğan kokusuyla karışık bir buhar tencereden yükseliyor. Hemen bağdaş kurduk tencerenin çevresine. Teker gibi kocaman yayla ekmeği… Ekmeği koparıp daldırıyoruz tencereye ve tıkıyoruz ağzımıza. Sıcak ve yağlı et yakıyor midemizi. Hemen, Kazıkbeli'nin buz gibi suyundan içebildiğimizce içiyoruz. İki ya da üç yudum. Fazlasını içmek zaten olası değil.
Bir ara Abdurrahman Ağabey çantadan bir şişe çıkardı. "Yeni Rakı" yazıyor dışında. 
Ha, aklıma geldi şimdi. Rahmetli Hasanu Cemil Abi de var yanımızda. Uy dolanduğum, dedi ve şişeden hemen hazırlananan bardaklara doldurmaya başladı rakıyı. Nefis bir anason kokusu kapladı ortalığı. Bana da koymak istediler ya, o yıllarda alkol kullanmadığım için kabul etmedim. 
Neyse, ağabeyler içiyor, biz de onları izliyoruz. 
Onlar, içtikçe keyiflendiler. 
Biz de onların keyiflenmesinde ayrı bir keyif duyuyoruz.
Şişenin dibine doğru yaklaştılar. 
Elbet hepsi tatlandı. 
Yüzlerinde gülücükler bitti; dillerinden, güzel şarkılar yansıdı Kazıkbeli yaylasına. 
Çok ısrar ettiler bana da bir duble içmem için. 
"Babam içmiyor, ben de içmeyeceğim." dedim ya hala pişmanım orada bir kadeh içmediğime. 
Duyduğum içki pişmanlığı sadece odur. Keşke diyorum, o temiz havada, o kavurmayla ben de içseydim. 
Hoş, sonraları orada aynı yerde az içmedik o mereti ya, o gün bambaşkaydı. 
O günkü tadı yakalayamadım asla!
Hepsi kafayı bulmuştu ağabeylerin. 
Zaman zaman çimenlere uzanıyor, yuvarlanıyorlardı.
Bir süre sonra Mehmet Ağabey'le Cemil Ağabey Abdurrahman'a takılmaya başladılar:
"Senin sevda işleri nasıl gidiyor?" 
Abdurrahman çıldırıyor sanki. 
-Aaaaah ah!
" …nnnn, beni duymuyonmuuuuuuuuu? Ölüyoma beeeeeeennnn!"
"Allah, canımı al da kurtulayım yarabbi! Oooooooy, yanıyoma beeen! "
"Babam biricik oğlunu askere gönderiyor. Ne zaman bitecek bu askerlik? "
Bana dönüyor: "Ömer Hoca'mın oğlu, Nediiiim, bu askerlik bitmeden el sevdüğümü alıcagaaaa, Nedim!"
Yuvarlanıyor çimenlerde. 
Cemil Abi katıla katıla gülüyor Mehmet Ağabey'e göz edip.
O gün, dedim ya, nefis bir gündü, herkesin güldüğü, neşelendiği…
O gün içmek gerekiyordu, en azından bir duble. 
Uzatmayalım, obaya geldik. Akşam olmak üzereydi. 
Ertesi gün erkenden kalktık.
İlk işim, Abdurrahman Ağabey'e sevdasını sormak oldu:
-Abi kimdi seni böyle yakan?
"Uy, goçum, ne sen sor ne ben söyleyeyim!" oldu aldığım yanıt.
Sonradan öğrendik işin aslını…

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile