Hikayeler – 9

DÜĞÜNDE SAKAL TIRAŞI

            Yıl 1966 Aralık ayının 4’ü günlerden Pazar. Bugünkü Hacı Hasan (Fikret) Kırtorun kardeşimizin evinin olduğu yer. Nazmi Kırtorun Abimizin düğünü var. Düğün Cumartesi günü öğleden sonra başladı. Akşam mahalle düğünü. Davul zurna ve iki kemençeci var.
            Asım Amca’nın ilk mürüvvetinin düğünü. Köylüyü ve komşu köyleri elindeki listeyle çağırmış oğlu Nazmi’nin düğününe. Akşamki kadınlar horanına, mahalle çocukları olarak bizler de giriyoruz. İlk horan denememiz. Anamın kolundayım. Kemençeye uyuyoruz. Ayaklar düzgün.

           Geç vakit eve geliyoruz. Horan oynadım ya, sevinçten uyku uyuyamıyorum O gece. Sabah oluyor, tekrar evcek düğüne gidiyoruz. Asım Amca, herkesi çağırmış, düğün çok kalabalık. Davul zurna ve bir kemençeci düğüne gelenleri karşılıyor. Çalgıcıların bahşişleri veriliyor. Diğer kemençeci ise kadınlara çalıyor. Ara da sıra da o kemençeciyi de çağırıyorlar. Düğüne gelenler karşılandıktan sonra, horanlar kuruluyor. Atıp yakmada ayrı bir güzellik katıyor düğüne. Boş kovana dalan çocuklara bağırıyorlar. Dalmayın, hergeleler veletler, vurulursunuz.
            Öğle vakti yaklaşıyor. Çift sofra salınıyor. Komşu köylerden gelenlerde ilk öncelik. Çürükeynesillilik misafirperverliği kendini gösteriyor. İsim isim çağrılarak herkes topluca yemeğini yiyor. Kapıda kara bakır ibrikle eller yıkanıyor. İlk yemek şehriye çorbası. Saçın üzerinde kavrulmuş düğün helvası. Meşhur et yemeği, et yemeğinin peşi sarma. Sarmanın peşi sütlaç. Pilav kompostu yemek faslı tamamlanıyor. Helvacı İdris Amca’yla, helvacı Eyüp Amca da ikişer tekne helvalarını ve lavaşlarını bitirmek üzereler.
            Nazmi Abimizin ne iş yaptığını bilmeyenler, Asım Amca’ya soruyor: “Damat ne iş yapıyor?” diye. Asım Amca Cevaplıyor.” Gumandan, ilerde baş efendi, baş gedikli olucak.” Nazmi Abimizin göğsünde beyaz traş önlüğü, berber Ömer Abimizin elinde ustura, davul zurna harmanın ortasına geliyorlar. Berber Ömer Abimiz, Nazmi Abimizin yüzünü güzelce köpüklüyor. Usturanın tersiyle traşa başlıyor. “Ustura kesmiyor” diyor. Asım Amca’yı çağırıyorlar geliyor. Nazmi Abi’ye dönüyor. “Dün neden tıraşını olmadın? Bunca işin arasına birde tıraş işini soktun, behizer ettiniz beni” diye sitemde bulunuyor. 
           Nazmi Abimiz kızarak yüzü köpüklü halde tıraş iskemlesinden kalkıyor. Kara bakır ibrikle yüzünü yıkıyor. Düğündekiler, “Sen sesetme Nazmi” diye de Nazmi Abiyi uyarıyorlar. Takı merasimi başlamak üzere. Asım Amca herkesi uyarıyor. “Amatlu ile Masutlu daku dakmıyu, sizler fazla dakın, onlarda utancından daksınlar.”
            Takı merasimi köy köy çağrılarak isim isim okunarak yapılıyor. Merasim bitiyor. Asım Amca, takı peşgirini düğümleyip cebine koyuyor. Fatma Yengeyle içeri gidiyor. Dışarı çıkıp, Mamuğun Hüseyin Torun Amca’yı “Dalman, buraya gel” diye çağırıyor. O’nunla bir şeyler fısıldaşıyor.
            Artık gelinciye gitme vakti geliyor. Gelin evi, Soğuksu mahallesi. Gelinci kafilesi, Görele içine, davullu zurnalı kemençeli horanlı giriyor. Soğuksu Mahallesine geliyoruz. Her araf portakal ve mandalina bahçesi. Portakallar, mandalinalar dallarında duruyor. Biz çocuklar bahçelere saldırıyoruz. Saldırmayla ilk azarı işitiyoruz. “Bunlar Çürükeynesilli, bunlar eşkiya be.” Büyüklerimizle onlar arasında tartışma çıkıyor. Ne var alt tarafı mandalin portakal diye. Bizlere “bırakın aç gözlülerin portakalını” diye bağırıyorlar. Bizler koyunlarımızdaki portakalları mandalinaları bahçeye döküveriyoruz.
            Gelin evinin kapısı kilitleniyor. Yine bir sürü uğraşma çekişme. Neyse ki kapı açılıyor. Gelinle gelinci tekrar yola koyuluyoruz. Dönüş yolculuğunda arkadaşlarımızla Çürükeynesillilikle eşkiyalığın ne demek olduğunu büyüklerimize sorarak, aklımızda koynumuzdan bahçeye döktüğümüz portakalların güzel hayaliyle dönüyoruz. 

           İKİBUÇUK LİRAYA ALDIM BEŞ LİRAYA VERMEM

            Çakır Ahmet’in Mehmet Yayla Amca, Manasırdaki tarlasına atmak için, Tonguğun Baki Amca’nın arabasıyla getirip, okul yanına üç torba gübre bırakır. Yarın gübreleri Manasır’daki tarlasına sırtında götürecektir.
            Yarın olur, Mehmet Amca okul yanına gelir. Havada çok sıcak ve nemlidir. Bunaltıcı bir hava vardır O gün. Mehmet Amca’nın ayağında üstü açık Trabzon lastiği denilen kara lastik vardır. Mehmet Amca, iki sefer gübreyi atmış, üçüncü ve son sefere gelmiş.
            Yere eğilmiş, ayağından kara lastiği çıkarıp, yol kenarındaki kazığın başına takmış. Elindeki girebisiyle heh! Heh! Heh! Diyerek kara lastiği sinirli bir şekilde hıddamaya başlamış. Bir kız çocuğu bunu görmüş, yanına yaklaşmıştır.
            Mehmet Amca “lastiğini niçin kesiyorsun, ayağına ne giyeceksin?” demiştir. Mehmet Amca, “Kızım, soğuk havada ayağımı, birine sığdıramıyum, sıcağı gördü ya, iki ayağımı da içine alıyu. Bir de lag gak lag gak sesi yok mu? Kulağımı deng etti avratcuğunu sattığım” demiş.
            Mehmet Amca’nın evi yanmış, Necmi Hocam şimdiki evin yapımına başlamış. Ustası da Hoca’nın Osman Amcadır. Evin tuğlaları örülürken Ayşe Teyzemiz de hiç boş durmaz, ortalıkta etrafta bir şeyler yapıyormuş. Osman Amca, Ayşe Teyzemizi görmüş” Ayşe Bacı, Allah aşkına otur, biz yapılacak olanı yaparız, sen otur yoruldun” demiş.
            Mehmet Amca, Osman Amca’nın söylediklerini duymuş. “Osman Aga, bu her zaman böyle, bu hiç boş durmaz, ölüsüne rahmet olsun, ben bunu vaktı zamanında iki buçuk liraya aldım, şimdi beş lira verseler vermem” demiş. 

            SANA BİR YIL MÜHLET
            Mamuğun Salih Torun Amcamız, askerliğini yapmış, köye gelmiştir. Belli bir süre sonra anası Tokacu Kızına (Fadime), “ana ben evlenicem” demiştir. Anası da baba Torunu Ahmet Amca’ya bu isteği iletmiştir.
            Baba Torunu Ahmet Amca, Salih Amca’yı çağırmış, “Ne evlenmesi, Mehmet Çavuş’un Yakup, senden kaç yaş büyük biliyor musun? O bir kere evlensin, sıra sana gelsin” demiştir.
            Salih Amca, evlenebilmek için Yakup Amca’nın evlenmesini beklemektedir. Aylar geçer, yıllar geçer, Yakup Amca da evlenme gaydası yoktur. Salih Amca ise evlenicem dediğinde hep baba tarafından Yakup Amca engeliyle karşılaşmaktadır. Bekarlık da Salih Amca’nın canına artık tak etmiştir.
            Salih Amca, çarşıda Yakup Amca’yı görmüş, “Bak Yakup, babam beni, seni evlenmedi diye evlendirmiyu arkadaş. Senin yüzünden ben bekar gezemem. Sana bir yıl mühlet veriyum evlendin evlendin yoksa seni vurucam, bekarlık canıma tak etti” demiştir. 

           GEL ANLAŞMA YAPALIM

            Kara Hasan’ın Mehmet Dülger Amca, İstanbul da çalışmış, emekli olmuş, köye dönüp yerleşmiştir. Mehmet Amca, çok hoş sohbet birisiydi. Gönlü rahmetli oluncaya kadar hiç kocamamıştır. Herkesle çok güzel diyalogları vardı. Ne var ki insanlarla anlaştığı gibi Gülender Yengemizle pek anlaşamıyordu.
            Mehmet Amca, her gün çarşıya gitmeyi seviyordu. Bu Gülender Yengemizin gözünde hataydı, suçtu. Mehmet Amca, düğünlere gidiyordu. Düğünde gece konak muhabbetine takılıyordu. Bu durum Gülender Yengemizin gözünde hataydı, suçtu. Mehmet Amca, kahvehanede oyun oynuyordu. Bu da Gülender Yengemizin gözünde hataydı, suçtu. Mehmet Amca ne yapsa yaranamıyordu Gülender Yenge’ye. 

Mehmet Amca’ya soruyorlardı. Yengemizle aranız nasıl? “Allah bana nasip etti, başka kuluna bu karakterde karı nasip etmesin. El her gün, yirmi dört saat gocuyu, ben ise kırk sekiz saat gocuyum” derdi, Gülender Yengemiz için. “Ben her gün bahçede inek yayıcakmışım, maaşı alıp hemen getirip ona teslim edecekmişim. Sigara felan içmeyecekmişim. Çarşıya haftada bir gün inecekmişim diye bana her gün emir komuta veriyor” derdi.
            Mehmet Amca, Gülender Yenge’ye, “Ey müslümanın gızı gel seninle bir anlaşma yapalım” der. Gülender Yenge de, “Söyle bakalım, nasıl bi şey?” der. Mehmet Amca, “Yıl on iki ay, on bir ay ben senin dediğine gidicem, bir ay da sen benim dediğime gidicen, var mısın?” der. Gülender Yenge, “Katiyen olmaz, sen adamı bir ayda müflüse çıkarusun” der.                           

           HAYVAN İĞNESİ

            Fehmi’nin Yusuf’un Hacı Ahmet Amca, Çakır Ahmet’in Osman Amca’nın yanında çalışıp kara taş ustalığını öğrenmektedir. Hacı Ahmet Amca, şırınga ile iğne yapmasını da öğrenmiştir. Komşularından hasta olunca, iğnelerini hatır belası yapmaktadır.
            Bir gün Osman Amca, hastalanmış elinde bir kutu iğneyle, Ahmet Amca’nın yanına gelmiştir. “Ahmet yeğenim, al şu iğneyi de bana vur” der. Ahmet Amca, iğne kutusunu almış, kutunun dışında hayvanlardan başkasına zerk edilmez yazısı vardır. Ahmet Amca, Osman Amca’ya döner, “Osman Emi, bu iğne insana vurulmaz yazıyor, ben bunu vuramam. Sonra ölürsün, ben de bir sürü hapis yatarım” der.
            Osman Amca, “Ben senin bana iğne yaptığını kimseye söylemem, ölürsem ben ölücem sana ne” der “Olmaz Osman Emi, ben vuramam” der, Ahmet Amca. Osman Amca, “vurucan mı vurmayacan mı?” diye tekrar sorar. Ahmet Amca’nın Osman Amca’nın yanında kara taş ustalığı öğrendiği aklına gelir. Vurmasa Osman Amca’nın kendisine ustalığı öğretmeyeceği aklına gelir. “Vurayım ama kimseye söyleme” der. 

Ahmet Amca, Osman Amca’nın iğnesini vurur, Osman Amca evine gelir. Osman Amca’nın gözleri kararmaya başlar, burul burul terlemektedir, halsiz düşer. Elmas Yenge’ye hemen taş fırını yakmasını söyler. Elmas Yenge taş fırını yakar, siler süpürür. Osman Amca, soyunur kızgın fırının içine girer, iki üç saat fırının içinde kalır. Osman Amca’nın terinden fırının taşları ıslanmış ve soğumuştur.
            Osman Amca, kan ter içinde dışarıya çıkar, yatağa girer ve yatar. Sabah olur fil gibi olmuştur. Ahmet Amca, o gece sabaha kadar dokuz doğurmuştur. Osman Amca’ya bir şey olacak diye gözüne uyku girmemiştir. Osman Amca, Ahmet Amca’yı görmüş, “Ölüne, dirine rahmet olsun. Sen bu iğneyi bana vurmasaydın, ben de yanmış fırının içine girmeyecektim. Böylece fil gibi olmayacaktım” der. 

            VAR MI YOK MU TEFTİŞİ

 

            Abanın İbrahim Amca ve yanındaki arkadaşı ile, gençliğinde daha gurbete çıkmadan Haydarlı’ya Ali Mehmet’in Halil Amca’ya tüfek mermisi almaya giderler. Mermileri merhum Şevki Erbaş Abimizin düğününde atacaklardır.
            Halil Amca’nın evinin kapısına varırlar. Selam verirler. Halil Amca, onları hoş geldiniz diye karşılar. Ziyaretlerinin gayesini sorar.
            Bizimkiler, tüfek mermisi almak için geldiklerini beyan ederler. Hiç tüfek mermilerinin kalmadığını söylerler.
            Halil Amca da “Uşaklar benim de hiç mermim yok valla, olsa niye vermiyim, aha tüfek, canınıza kurban, atın yakın getirin” der.
            Bizimkiler, “Madem yok yok, canın sağ olsun, ölemeyiz ya” diyerek evin kapısından Allaha ısmarladık derler ve ayrılırlar. “Biz olup olmadığını akşam sabah komşularından öğreniriz” derler. 
           Gelirken gözleri evin önündeki sap otluğuna takılır. Arkadaşları Halil’in tüfek mermisinin olup olmadığını o gece sınamayı kararlaştırırlar.
            Hem yürürler hem de planı yaparlar. O gece sap otluğu yakılacaktır. Gece olur sap otluğunu yakarlar. Arkadaşları Halil, sap otluğunun yalavu ateşinin kızıllığından dışarı çıkar. Ne görsün, sap otluğu yanmaktadır. Tüfekle peş peşe üç bağ mermiyi atar. Tüfek sesini duyan duymayan tarlaya gelir. Tüfek tak güm patlarken, bizimkiler, kendi kendilerine gördün mü olup da yok demeyi. “Bir bağ mermiyi bize verseydin, hem iki bağ mermiden olmayacaktın, hem de sap otluğu minare gibi tarlanda dikilecekti” derler.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile