Hikayeler – 7

SECDEDE NE YAPIYUN
            On yedi on sekiz yaşlarındayız. Ramazan ayındayız. Aylardan Eylül. Cami Hocamız Merhum Amadu Mustafa Hocamız. Teravih namazına gidiyoruz. Gündüz bahçede oruçlu fındık topluyoruz. Yorgunluktan olsa gerek bazı cemaat bir akşam geliyor bir akşam gelmiyor. Mustafa Hocamız her akşam uyarıyor. “Size bir şey söyleyeyim, bizimle öbür dünyaya fındık değil, oruçla namazımız gidecek, hem orucumuzu tutalım, hem de şu mübarek ayda camimizi şenlendirelim.”
            Teravih çıkışı, şaka ve sohbetler de cabası. Çakır Ahmet’in Osman Amca da çok hoş sohbet. Bayılıyoruz Osman Amca’nın sohbetlerine. Osman Amca, Mustafa Hocamızı birkaç akşam uyarıyor, “Biraz hızlı kıldır namazı, bahçede uyuklamayalım, erken yatalım” diye.

            Yine bir akşam teravih namazını kıldırıyor, Mustafa Hocamız.  Biraz yavaş kıldırıyor. Her secdeye gidişte, Osman Amca “Ehe ehe, öhö öhö” öksürüyor. Namaz bitiyor, aminler ediliyor. Osman Amca, ayağa kalkıyor. Mustafa Hocamıza dönüp, “Hoca, Allah aşkına sen secdede ne yapıyorsun? Ben Sübhane Rabbiyel ala yı üç kere değil, on üç kere söyledim, senin Allahü Ekber demeni bekliyum, öksürürken sesim kısıldı, sen bir saatte Allahü Ekber diyusun. Bize Teravih namazına gelme diyusan gelmeyelim, sen yarın öğlene kadar uyuyacan, öğleden sonra hatim okumaya başlıyıcan, bizim ise al güneşin altında anamız ağlayacak, böyle yaparsan olmaz, gelmen dede, gelmeyelim” dedi. “Ben Guz Bahçedeki dalları hangi tarafa çekicem diye onu düşünüyum” demedende kendini alamadı.

SIRF ARZU AHMET’İN İŞİ

            Osman Amca’nın evinin önündeki tarlanın üst tarafı düzdü. Bizler çocukluğumuzda orada top oynamaya bayılırdık. Osman Amca’nın köyden bir yere gitmesini beklerdik.
             Osman Amca İstanbul’a Beykoz da ki yerine gitmişti. Bir aya yakın bir süre de gelmemişti. Bizler mahalleli arkadaşlar orada güzelce maçlar oynamıştık. Osman Amca da İstanbul’dan çıka gelmişti. Bir gün Ahmet Amcamın yanına laflanmaya gelmişti. “Ahmet Aga, bizim evin önü İsrail pazarı gibi olmuş, daha ne meğelle eşilir, ne de bel demiriyle” diye anlatıp, lafı bana işittiriyordu. Benim adımı da mahallede ki uşakların Şıhı takmıştı.
            Bir gün Osman Amca, evde yer sofrasında yemek yerken, bacadan aşağıya sofranın üzerine taş düşer. Sağa sola bakınır, içerde çocuklar yoktur. Dışarıya çıkar, etrafı gezinir, kimsecikler yoktur. Bizim taraftan yola koyulur. Araba yoluna çıkar. Yine kimsecikler yoktur. İncirli Kaş’ı geçer, Bostan Köyü’ne gelir. Bostan Köyü, Osman Amca’nın evinin başıdır. Beş on tane taş alır, olanca kuvvetiyle evine doğru taşları atar. Hiç birini evine yetiştiremez.
            Oradan Cülünün Ahmet Gör Amca’nın yanına gelir. Selam verir, “Ahmet, yeğenim ne yapıp ne ediyun, senden haber almaya geldim” der. Ahmet Amca, “Osman Emi, seni Allah mı gönderdi, ben de birisi gelse de laf etsek diye, Allaha dua ediyordum”der.            Osman Amca, sırt üstü yere doğru uzanır, iki elini taraklar, sağ dizine destek verir şekilde tutar, bir gözünü hafif kırparak, üfü üfü diye düşünür vaziyette hafifce ıslık çalmaya başlamıştır.
            Ahmet Amca “Osman emi, konuşsana, anlatsana bir şey mi oldu? Bir düşünceli genesin “ der. Osman Amca, “Hiç sorma, Ahmet yeğenim” der, “Anca, sofrada yemek yerken, sofrada ki tasın içine taş düştü de, her tarafı kolaçan ettim ama kimseyi göremedim, Bostan Köyü’nden aşağıya bir sürü de taş attım ama eve de yetiştiremedim, onu düşünüyum, Ahmet Yeğenim” der.
            Ahmet Amca, “Osman Emi, sen kimin attığını az çok tahmin edersin?” der.Osman Amca “ Sırf, Arzu Ahmet’in işi” der,” Mahallede kolu uzun olan O var.” 

            PROSTAT MUAYENESİ
            Merhum Sayidin Ömer Günay Amcamız çok neşeli ve şakacı biriydi. Akşam üstü Camiyanı’nda  hoş sohbetler yapardı. O’nun sağlığında Camiyanı’nda sohbet etmek için bir sürü insan olurdu. Fiziği çok güçlüydü. Bileğini iki kişi bükemezdi. İstanbul da tansiyonunu ölçen hemşire, kancalı tansiyon aletini, kolunun kalınlığından koluna takamamıştır. İstanbul da çalışırken, Eyüp ilçesini ikametgâh tutmuş, kaldığı evi, köyden İstanbul’a iş aramaya gelen köylülerimizin ilk yatacak yeri olmuştur.
            Ömer Amca, fındık toplama zamanı önce güney yerleri toplardı. Haydarlı’ya bakan kuz yerleri sonraya bırakırdı. Sonraya bıraktığı bahçeyi toplamaya giderken demir kürek omzunda bahçeye öyle giderdi. Ömer Amca’yı görenler sorardı. “Ne o, Ömer Amca, inşaata mı başladın, omzundaki kürek ne öyle?” Ömer Amca, “Ne inşaatı derdi, arka yüzde ırgatların b.kunu temizliyicem, bizim arka yüzdeki bahçeler, ırgat b.kundan şimdi karpuz tarlası gibidir” derdi.
            Merhum Emiş Yengemiz vefat edince biraz neşesi kaçmıştı. Yine de şakasını bırakmamıştı. Emiş Yenge’nin vefatından sonra, ben Karadere Köyü’nde öğretmenlik yapıyordum. Camiyanı’nda bir Salı sabahı Ömer Amca’yla karşılaşmıştım. Morali bozuk geneydi. Kendi kendine söyleniyordu. “Ömer Amca ne oldu, bir şey mi var?” dedim. “Hiç sorma”dedi. “İki tane kedi yavrusu bırakmışlar evin kapısına” dedi. Benim ihtiyacım kedi yavrusu deyil ki” dedi. “Bana yavruları bırakan lazım” dedi.” Kendilerini goy vermiyorlar da, bu yavruları goy veriyorlar dedi.
            Ömer Amca, İstanbula gider, bir müddet kalır. Nevzat komutanımız her akşam eve geldiğinde, “oğlum, beletimi kestir” demeye başlamıştır. Bu her akşam böyle devam eder. Nevzat komutanımız, “Baba biraz daha kal köyde ne yapacaksın ?” diye dursun, Ömer Amca, “Hey gidi oğlum hey!”  der, arka bahçedeki Gozmu gilin ordaki gazuklar, yülenicek beni bekliyor” der.
            Ömer Amca, prostat olmuştur. Nevzat Komutanımız, Erzurum da görev yapmaktadır. Ava da çok meraklıdır. Av ekibinde hocayla tanışmış, ileri derece de dost ve arkadaş olmuşlardır. Bir gün av molasında konu Ömer Amca’nın prostatından açılmıştır. Erzurum da Tıp Fakültesinde görev yapan hoca arkadaşı, “ aşk olsun Nevzat Bey” demiştir. “Amca’yı getir, muayene edelim, ameliyat gerekirse, ameliyatını ben yaparım” der.
            Ömer Amca, muayene olmak için köyden Erzurum’a gider. Biraz gezer tozar. Doktor randevuya çağırır. Nevzat Komutan, arabayla Ömer Amca’yı lojmandan aldırır. Ömer Amca muayeneye giderken pür neşedir. Ömer Amca muayene olup, lojmana gelmiştir.            Akşam olmuş Nevzat Komutan da lojmana gelmiştir. Ömer Amca da neşe yoktur, kızgın ve dargın vaziyette oturmaktadır. Yengemiz de mutfakta yemek hazırlamaktadır. Nevzat Komutan, mutfağa girer, yengeye sorar, “Ne oldu, babamla aranızda bir şey mi geçti?” Yenge Hanım “Hayır” der, “Babam doktordan geldi gelesiye neşesi yok” der.
            Nevzat Komutan, doktora telefon açar. “Sen, babama ne yaptın öyle, yoksa olmaz bir şey mi oldu aranızda?” der. “Hayır” der, doktor telefonda. “Senin haberin yok mu der, biz prostat muayenesini elimize eldiven takarda yaparız, muayeneden gocunmuş olmasın” Nevzat Komutan, durumu anlamış, gülmeye başlamıştır. “Benim böyle olduğundan haberim yoktur” der. İyi akşamlar dileyerek telefonu kapatır.
            Çaktırmadan Ömer Amca’nın yanına gelmiştir. O gece Ömer Amca evde kimseyle konuşmamış, yarın sabahtan, “oğlum benim beletimi kestir” demiş. Ömer Amca, Erzurum’a kadar gelip, doktorun yaptığı prostat muayenesini kendisine reva görmemiştir. Nevzat Komutana da çok kızmıştır. Köyde prostatdan şikayetinde, doktora git diyenlere, “Doktorun a.ratcığını satıyım” demiştir. 

             TEREKTEKİ KAP KAÇAK

            Merhum Asım Kırtorun Amcamız, Fatma Yengemizi Görele de Hasan Ağa Camisi’nin arkasında pazarda elma satarken görmüş ve beğenmiştir.
            Fatma Yenge’nin elma şeleğinin yanına varmış, eliyle elmaları alıcı gibi karıştırırken  “Sen kimin gızısın, bu elmalar gaç guruş, güni yer elması mı guz yer elması mı?” gibi Fatma Yenge’ye sorular sormuştur. Fatma Yenge de “Kör mü gözün, şelekteki elmayı görmüyu musun, alıcaksan al, almıyacaksan def ol başımdan” demiştir.
            Asım Amca, allem edip gallem edip Fatma Yenge’nin kimin kızı olduğunu öğrenmiştir. Dana ciğeri ve dana kellesi satışı sırasında, Fatma Yenge’nin dayısı ile tanışmıştır. Bu tanışıklık, arkadaşlığa dönüşmüş, Fatma Yenge’nin dayısı ciğer ve dana etini her zaman Asım Amcadan alır olmuştur. Asım Amca, kendisini kasap olarak tanıtmıştır. Çürükeynesil Köyü’nden olduğunu söylemiştir. Tabi ki kasabın hali vakti de yerinde olacaktır.
            Gel zaman git zaman Asım Amca, Fatma Yenge’nin dayısıyla çay içerken, evlilik mevzuunu açmıştır. Yalnız Fatma Yenge den hiç bahsetmez. Allahın nasibiyle hayırlı bir eş aramaktadır. Şayet hayırlı birisini bulursa, Allaha Vaadi olduğunu söyler. İşi yapan kişiye yüz lira verecektir. Bunu duyan Fatma Yenge’nin dayısının ağzı kulağının yanına geçmiştir. Allahtan hayırlısı demiştir. “Benim bir yeğenim var, tam sana göre, seni çeker çıkarır, yalnız yengene bir ağzını aratayım” demiştir. Haftaya buluşalım, benden haber al.
            Hafta gelmiş, Salı günü Asım Amca biraz dana etiyle birlikte, Fatma Yenge’nin dayısıyla buluşmuştur. Dayısı “zorla kabul ettirdik, seni met ede ede çenelerim oynamaz oldu. Yalnız Yengenle bizim ordan iki üç kadın sizin köye gelecek, yerini yatağını görecek, şayet beğenirlerse bu iş olacak”  demiştir.
            Asım Amca’nın küçücük tek göz tamı vardır. Tereği vardır. Bir küçük ibriği, bir tası, bir tabağı birde kulpsuz tavası vardır. Kadınlar Cuma günü gelecektir. Asım Amca, Cuma günü sabahleyin, mahallede komşularda ne kadar güğüm, bakır tabak, tencere, tava, pekmez tavası, kilim, yatak döşek ne varsa komşulardan rica eder evini doldurur, yerleştirir.
            Ev görücüleri de gelmiştir. Asım Amca, onları hoşlamıştır. Evin içine girmişler, etrafı alıcı gözle seyretmişlerdir. Fatma Yenge’nin dayısının hanımı “bizim herifin met ettiği kadar da varmış” demiştir. Allah herkese böyle nasip kısmet eylesin, bizim Fatma’nın şansı bu demişlerdir. Asım Amca, misafirlere dana eti kavurması, turşu, pekmez, yumurta, yoğurt ikram etmiştir.
            Vedalaşma zamanı da gelmiştir. Asım Amca’ya Dayıyla bu işi en kısa zamanda bitirmesi söylenir. Misafirler Asım Amca’nın düzenini görünce bayılmışlar, işin bozulacağından korkmaya başlamışlar, fısıldaşarak alel acele yola koyulmuşlardır. Köylerine varmışlar, Asım Amca’nın dirlik ve düzenini anlata anlata bitirememişlerdir. Fatma Yenge’ye “Gız Fatma şansın ve ikbalin varmış, bu kısmet herkese nasip olmaz” derler.
            Fatma Yenge, on gün geçmemiş, Asım Amca’ya gelin gelmiştir. Fatma Yenge’nin dayısı Asım Amca dan yüz lirayı kapıda evine dönmeden almıştır. Asım Amca, komşulara rica etmiş, üç gün hiç kimse kabını kaçağını almaya gelmemiştir. Üç günden sonra, komşular teker teker kabını kaçağını almaya başlamıştır. Bir hafta içersinde evde yalnızca ibrik, tas, tabak ve kulpsuz tava kalmıştır. Sonraları, Asım Amcamızla Fatma Yengemizin birlikteliğindeki yaşam mücadelesi ve başarısı takdire şayan olmuştur. 

           ESKİSİNDEN BEŞTE FAZLA

            Yapca Amca, yaşlıdır. Harşıt içinden Gümüşhane Torul dan dondurma yapımı için meyan kökü, ekmek yapımı için kara buğday almak için aygır atıyla Torul’a gidecektir. Yaşlı olduğu için, beş lira karşılığında Asım Amca’yla anlaşır. Aygır atı, gidiş gelişte Asım Amca, kontrol edecektir. Yapca Amca da geze geze sefere gidecektir. Başka at ve katırlarıyla daha kişiler vardır. Onlar da kimisi hartama, kimisi çıra, kimisi kara buğday getireceklerdir.
            Torul’a varırlar. Yüklerini almışlar, dönüş yolculuğu başlamıştır. Kervandakiler, ilk molayı vermişlerdir. Yapca Amca, aygır atındaki camadanı almış, içindeki azığından yiyor, Asım Amca’yı buyur etmiyor.  Asım Amca, küçük heybe çantasındaki katıksız azığını yiyor. Kervanda ki diğer kişiler Asım Amca’ya soruyor.” Yapca yolda sana Yiyecek azık veriyor mu?”  Asım Amca, “Hayır, vermiyor kuru yavan ekmek yedim hep” diyor. Bu sefer Asım Amca’ya diyorlar ki, “Yapca’nın camadanında ki azığını tüket, beş lira da bizden sana”  diyorlar. Söz mü söz, anlaşmışlardır. Beş lira ekstra para, iyi paradır.
            Kervanlar, kervancılar azık molası ve dinlenmeden sonra yola koyulur. Asım Amca, Yapca Amca’ya “Dayı, sen aygırın önüne geçte yürü, aygır yolunu kaybetmesin” der. Asım amca, hem yürür, hem de aygır atın sırtına ki camadanın içinde ki pestil, çökelek ve buğday ekmeğini yemeye başlamıştır. Yolda susadıkca kervan izlerinde biriken, bulanmamış, berrak sulardan içmeye başlamıştır. Karşı yamaçta yürümekte olan kervandakiler, asım Amca’ya çağırmaktadırlar. “Kırtorunu, dediğimiz nasıl oldu, konuştuğumuz nasıl oldu?” Asım Amca “eyy!”  diye seslenmiştir. “Dediğiniz, eskisinden beşte fazla oldu… Beşte fazla oldu…” Yapca Amca, geri dönmüş, “Ura Asım, onlar ne diyu, onlar ne diyu?” diye sorar. Asım Amca, “At nasıl iyi gidiyu mu diyorlar. Ben de eskisinden beşte fazla gidiyu diyum” der. Yapca Amca, “Maşallah de, at nazarlanmasın”  der. Yola devam ederler, ikinci konak yerine gelirler.
            Dinlenme ve azık molası başlamıştır. Diğer kervandakiler azıklarını ortaya koymuş, yemeye başlamışlardır. Yapca Amca, “Asım, benim camadanı da getir” der. Asım Amca, “Hangi camadanı?” der. Yapca Amca, “Sen bilmiyun mu, hangi camadanın olduğunu?” der. Asım Amca, aygır atın üstünde ki içi boşalmış camadanı alır, elinde tos top eder, Yapca Amca’nın önüne atar. Yapca Amca, bakar, camadanın içi boştur. “Asım beni aç bıraktına” der.
            İkinci moladan sonra, Çeliçukura gelmişlerdir. Yapca Amca, “Asım, sen git, yükü bizim uşağa verirsin. Ben bizim akrabalara uğrayacağım” der. Diğer kervandakiler aralarında beş lirayı toplayıp Asım Amca’ya vermişlerdir. Kervandakiler, Yapca Amca’nın aç kalmasından çok hoşnut olmuşlardır. Yapca Amca, aç kalmış, Çeliçukura akrabalarının yanına sapmış, Görele’ye kadar yürüyecek takatı kendinde bulamamıştır.

             ÜÇ AFACAN KATIRCI

 

              Haylu Mustafa Demiral Amca’ya önceki yazılarımda Çürükeynesilli Sağlık Köylüleri adına , cami yeri bağışladığı ve herhangi bir ücret talep etmediği için, saygılar sunmuş, cenabı Hak’tan rahmet dilemiştim. Mekanı cennet olsun.
            Haylu Mustafa Amca, günlük yaşamında çok sinirliydi. Hayatımdaki ilk namaz duası derslerini şimdiki camiye dönüştürülen medrese de ondan almıştım. Oturduğu yerden, medresenin kapısına kadar uzanacak üğüm çubuğu vardı. Bu günkü verdiği duayı yarın ezberletirdi. Ezberleyemeyen, kafasına üğüm çubuğunu yerdi. Bizim çocukluğumuzda dervişliğe başlamıştı. Bizler gençlik yıllarımıza gelince Mustafa Amca’nın müthiş horancı olduğunu öğrenmiştik. Ayı Kaşı altında Kazan Gölü’nde çok anılarını dinlemiştim. Yerlerimizin yan yana oluşu beni Mustafa Amca’ya aşina yapmıştı.
            Mustafa Amca, evinin önüne çileklik yapmıştı. İstanbul çileği köyde dilden dile dolaşıyordu. Ne yazık ki, İstanbul çileğinden yemek O’na pek nasip olmuyordu. Oğlu Rasim Amca’ya, gelini Hava Yengeye de ve küçücük torunlarına bile tembihlemişti. Çilekliğe kimse girmeyecekti. Gireni görürse yemin de etmiş, niyetini söylemişti. Sabah akşam çilekliği evinin penceresinden gözetlemeye başlamıştı. Bir keresinde çilekleri olmuş, toplayacaktı ki öğle namazı vakti gelmiş, abdest alıp, namazını kılmış, çilekliğe inmiş, ne görsün ki, çilekler O namaz kılarken toplanmıştı. Gelini Hava Yengeyle sen topladın diye de bir sürü kavga etmişti. Çilekleri hep öğle ve ikindi namazı saatlerinde toplanır ve yenir olmuştu. Bu durum Mustafa Amca’yı, öğle ve ikindi namazlarının sünnetini kılmayı terk etmesine sebep olmuştur.
            Köyün üç afacan çocuğu ortaokulu bitirmiş, yaz tatiline girmişti. Çocuklardan birinin babası, kapıya yeni eve başlamış, onlara katırlarla kum çakıl taşımaya başlamışlardı. İçlerinden birisi çilekliği daha önceden sık sık yoklamıştı. Mustafa Amca’nın namaz kıldığını çok zekice hesaplamış, çilek yemeyi hep öğle namazı veya ikindi namazı saatlerine denk getirmiştir. Diğer iki arkadaşına da söylemişti. Üç afacan, katırları kum yüklü, çarşıdan okul yanına gelmişlerdir. Katırları Köpücek Çeşmesi’nin yanına doğru giderken, çilekliği yoklayan diğer iki arkadaşına çilek yemeği teklif etmiştir. Birisi hemen kabul etmiş, diğeri ıkına sıkına kenardan yürüye yürüye Mustafa Amca’nın çilekliğine çıkmışlardır. Mustafa Amca, ikindi namazının dört rekatlık sünnetini kılmadan, farzına niyet etmiş, dört rekatlık farzını kılıp, gözlem kulesinde ki yerini almıştır.
            Çilekliğin yerini bilen en önde, diğeri kaşın üzerindeki çilekliğe sıçramış. Diğeri çıkmak üzeredir. Gönüllü olmayan altta kenarcıkta durmaktadır. Pencereden veya taflan ağacının arasından “Ağzına s..tığımın uşağı” diye bir ses duyulmuş, ikinci sırada ki afacan kendisini yere atmış, öndeki kılavuz afacan da ikincinin olduğu yere atlamasıyla “güm!” diye bir ses duyulmuştur.
            Kılavuz çilekçi afacanın oyy vuruldum sesi duyulmuş, diğer iki afacan koşarak patika yola inmişlerdir. Ortalıkta katırlar da yoktur. Yolda kılavuz arkadaşını beklerler, arkadaşı gelmez. Tekrar korka korka bahçeye çıkarlar. Kılavuz arkadaşları “Oyy vuruldum” diye yerde yatar vaziyettedir. Etrafta da “ne ura , ne oldu, kim vuruldu” sesleri yükselmektedir. Bizim iki afacan tekrar korkup, kaçarlar. Kabataşın üzerindeki patika yoldan, Kahve yanında ki bahçeye saparlar. Katırlar yine ortalıklarda yoktur. Birbirlerine acaba katırlar eve gitti mi derler. Bahçede oturup bekleşirler. Korkudan yere tüküre tüküre yer kırağı yağmış gibi bembeyaz olmuştur. Bir kız çocuğu vurulanın ismini ağlayarak, zikrederek gelmektedir. Ağlamasında çarşıya varmadan ölür diye de belirtmektedir.
            Vurulan afacanı, mahalleliler sal yapıp salın üstüne yatırmış, koşar adımlarla sağlık ocağına yetiştirmeye başlamışlardır. Bizim iki afacan, korkuyla eve yollanmışlardır. Çarşıdan gelen ölüm tehlikesi olmadığı müjdeli haberi getirmişlerdir. Bizim iki afacan Karakola ifadeye çağrılmış, ifadelerini vermişlerdir. Mustafa Amca, tutuklanmıştır. Vurulan afacanın ailesi ile, Mustafa Amca’nın ailesi anlaşmışlardır. Mahkeme devam ederken, çilekliğe isteksiz çıkan afacan, İstanbul’a dedesinin yanına lise tahsili için gitmiştir.
             Mahkeme keşif kararı vermiş, diğer afacan çilekliğe keşif günü keşif yerine gelmiştir. Keşifte Mustafa Amca’ya doğanın nerede tavuklara saldırdığı sorulmuştur. Mustafa Amca, göz muayenesi talep etmiş, muayene de gözü kusurlu çıkmış, çileklikteki gölgeyi doğan gördüğünden ve zannettiğinden az cezayla kurtulmuş, sekiz ay gibi cezaevinde kalmış, çıkmış, bizim yaralı afacanla helalleşmişlerdir. Dargınlık ve küskünlükleri olmamıştır.
            Bundan sonra Mustafa Amca’nın bırak çilekliğine, yerinde ki hurma ağacının dibine düşen hurmayı alıp yemek bile kimseye nasip kısmet olmamıştır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile