Hikayeler – 4

YAKTIN BENİ HAYRETTİN

          Mustafa Ekiz Amca'yı tanıyıp bilirsiniz. Halkın Ekizu Mustafa'sıydı O. Kısa Barebellum tabancanın çok meraklısıydı.  Adı emsal arkadaşları arasında tabanca Mustafa'ya çıkmıştı.

         Mustafa Amca, düğünlerde atılan tabancaların seslerine göre notlarını verirdi. "Bunun namlusu yanık, şunun yayı değişmiş, yapma yay, onun mermisi geco dolması”derdi. En güzel sesi çıkan kendi tabancasıydı. "Valla”derdi: "Otomatike bağlıyıcam emme, mermi dayanmıyu, değirmenin un üğütmesi gibi, üğütüyu mermiyi”derdi.

         Karadere Köyü İlkokulu'nda görev yaparken, ara sıra yürüme Devge Yolu'ndan çarşıya gelirdik. Kendisiyle çokça karşılaşırdık. Eskilerden anlattırıp dinlerdik Hacı Gör Öğretmen'imle bile. Neşemize neşe katar, 1,5 saatlik yol 15 dakikaya inerdi.

         Oğlu Hayrettin Abi'mizin okuyup öğretmen olmasından büyük haz duymuştu besbelli. O da kaderin cilvesi öğretmenlik yapmamıştı. "Bizim Hayrettin okurken çok kafalıydı”diye başlardı anlatmaya. "Urumanı, (roman) bir gecede okuyup, bitiriyordu”derdi.

          Oğul Hayrettin, okurken bir hafta sonu babadan pardesü ve pantolon almak için para ister. Para baba tarafından verilir. Tembih de edilir üstelik. "Güzel bişi al, züppe (zengin, burnu havada) işi olmasın sakın.”O yıllar, İspanyol paça pantolonun, geniş yaka pardesünün moda olduğu yıllar.

         Mustafa Amca arkadaşlarıyla Eyüp'te kahvehanenin kapısında oturmuşlar, çay içip sohbet etmektedirler. Bir grup genç sokakta yürüyüp gitmektedirler. Çoğunun üzerinde İspanyol paça pantolon, geniş yakalı pardesü vardır. Gençlerin saçları da uzundur. Mustafa Amca, gençleri göz ucuyla süzer, yanındakilere döner, "Valla, bunların hepsi züppe”der.

          Çayları içtik kalkalım derler. Mustafa Amca, "Hayır, ben kalkmıyum, bizim Hayrettin'i bekliyum. O da pantolonla, pardesü almaya gitti. Essa bişi al diye de tembihledim, O'nu bekliyeceğim”der demez Hayrettin'i alacaklarını almış, eski giysilerini yeni poşete koymuş gelmektedir. Hayrettin de, İspanyol paça pantolonla geniş yakalı pardüsüden yana kullanmıştır, giyim tercihini.

         Mustafa Amca, uzaktan gelen genci görmüş fakat tanıyamamıştır. Yanındakilere, "Aha geliyu, bi züppe daha”demiştir. "Valla da züppe billa da züppe. Ben benim Hayrettin'e gurban olayım. Benim Hayrettin tam delikanlı giyiniyu”demesine demişti de, oğul Hayrettin'i yanlarına yaklaştıkça yanında oturanlar  tanımışlar kafalarını yere doğru eğmişlerdi. Hayrettin yaklaştıkca Mustafa Amca da tanımış, yandaki arkadaşlarına bakmış, herkesin kafası yere eğik vaziyette duruyorlarmış. Hayrettin, “Baba ben alacağımı aldım, eve gidiyorum, diyeceğin bir şey var mı? “dediğinde.

         Mustafa Amca, “Yaktın beni Hayrettin!”demiştir. 

 VALLAHİ GEÇMİYOR

           Bizim hanımı, evlendiğimiz yıllarda, mutfakta sağanın içinde su, suyun içinde iğne, işaret parmağı iğnenin üzerinde dua ederken görmüştüm. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşmıştım. Cadılık mı yapıyorsun? Diye de sormuştum. "Hayır, falancanın göbeği düşmüş, göbeğini çekiyorum”demişti. Sağlığında Pembe büyükanası öğretmiş. Odur budur karnı ağrıyıp da geçmeyen, ya gelir, ya da telefon eder, düşmüş göbeğini çektirmek için. İğne, işaret parmağına yapışır, parmak sudan çıkarsa göbek düşmüş, iğne işaret parmağına yapışmazsa düşmemiş olurmuş. Bizim göbekçinin teşhisi böyle. Bir kaç gün karnım ağrımıştı, ağrısı bir türlü geçmemişti. Anam göbeğimi çektirmiş, göbeğim tahlil sonucunda düşük çıkmış, bana "Oğlum şeker şerbeti iç, göbek düşüğüne iyi gelir”demişti. Ben de şeker şerbetinden içmiştim, fakat geçmemişti.

          Salih Hoca'mızın hanımı da mevlidandır. Çarşının bayan mevlitlerini hep O okur. Bir gün okulda çay içerken, Din kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni bayan arkadaş, Salih Hocama sormuştu: “Yenge hanımmış, ben tanımıyordum. Ne kadar güzel mevlüt okuyor öyle?" Salih Hocam: "Sahimi “dedi, "benimle konuşurken sesi karga sesine benziyor da". Bayan arkadaş "Olur mu Hocam, ilk defa dinledim, öyle güzel okuyanı ve Amin edeni”demişti.

         Benim ablamlar da Kumyalı Mahallesi'ndeki mevlitdeymiş. Hafız Hanım Yenge, mevlidini okumuş, Amin duasını da etmiş, Amin duasını şu sözlerle bitirmiş: "Ey! Yüce Allah'ım, içki içenlerin de kursaklarından kes Yarabbi.”"Amin”demişlerdi, topluca dinleyenler. Mevlit bitmiş, ağzına sağlık Hafız Hanım, dert görmeyesin diye de duacı olmuşlardı.

         Mevlit ikramı yapılmış, ikramlar yenilip içilirken, bir bayan: Hafız Hanım, “Salih Hocam, sürekli senin dediklerinin tam tersini yapıyor, duanız Hocama geçmiyor mu?”dediğinde. “Vallahi benim duam, ona geçmiyor çok uğraştım ama hiç etkisi olmadı, Allah’ım kursağından kessin” demiştir. 

         KÖYÜN ESKİ SAPCILARI

          Yakup Torun Amca; şakacı, esprili, hoş sohbet bir insandı. Hayatını, imkânlar ölçüsünde dolu dolu yaşamıştı. Gençliğinde ayda bir eve geldiği söylenirdi. Eğlenmek, çakal avına gitmek en büyük zevklerinden biriydi.

          Bir gün Çalış Mevkiine çakal avına gitmişlerdi. Av köpekleri, ini sarmıştı. Ahmet Abi, elindeki tüfeği Yakup Amca'ya vermiş, ine uzunca çarpıyı sokup çıkarıyordu. Diğer avcılar, inden çıkacak çakala atış düzeni almışlardı. Yakup Amca da biraz uzakta elinde tüfeğiyle bekliyordu.

          Çakal, av köpeklerinin ve bir sürü avcının bacaklarının arasından fırlamış, Yakup Amca'nın istikametine doğru can havliyle kaçıyordu. Diğer avcılar, “Hadi ne duruyorsun, atsana, çabuk atsana” diye çabuk çabuk söylemlerle Yakup Amca'ya seslenmişlerdi. Yakup Amca, elindeki tüfeğin tetiğini çekip, ateşleyeceği yerde, elindeki tüfeği sallayıp, çakalın peşine fışıtmıştır. “Sen ne yaptın? dediklerinde: “Atın dediniz ben de attım” demiştir.

           Yakup Amca'yı yad edip bu kadar tanıttıktan sonra, asıl mevzuuya gelelim. Eskiden köyümüz Çürük Eynesil Köyü'dür. Büyükbaş hayvancılığının geçimde en büyük faktör olduğu zamanlardır. Köyümüz arazisinin dörtte üçü tarladır. Tarlalarda, darı saplarından oluşturulan sap otlukları vardı. Otlukların Mısır Piramitleri gibi devasa olduğu zamanlardır. Kışın hayvanlar bununla bakılacaktır. Köyümüzde de sap otluğu yakma çokça görülmektedir.

         Sap otluğu yakanlar, köylüler tarafından tabiî ki bilinmektedir. Köyde bir düğünde sap otlukçuları, bir evde konak olarak oturmuşlardır. Düğün sahibi bunlara kızdığı için, meze servisini biraz kısmıştır. İçlerinden birisi diğer konaklara gitmiş, oralardaki meze bolluğunu görmüştür. Kendi konaklarına gelip, arkadaşlarına anlatmışlardır. Kemençe de konaklarına fazla uğramamıştır. İçlerinde ki iç güdüyü tatmin etmek için bir bahane bulmuşlardır. Bunun suçlusu olarak, kendilerince konaklara servis yapan Yakup  Amca'yı görmüşlerdir. Yakup Amca'ya bunun hesabı kesilecektir. Plan da kafalar sallanarak konakta yapılmıştır.

          Yakup Amca'nın evinin önündeki sap otluğu yakılacaktır. Görev o zamanın çaylak sapçılarından olan iki kişiye verilmiştir. Görev Pazartesi'yi Salı'ya bağlayan gece ifa edilecektir. Çünkü yarın çarşıya gidileceğinden O gece herkes erken yatacaktı. Yol krokisi çizilmiş, geliş yolu Medrese'nin altından Haydarlı'ya giden yol, dönüş yolu Bozcaali'nin Çalış yakası. İstikamet Derekıyısı olarak belirlenmişti.

          Sap otlukları yakılacaktı ama Yakup Amca, kimin yaktığını bilecekti. Onun çaresi de bulunmuştu. İki kişi birlikte tarlanın kenarına gelmişti. Kiloda hafif olan, diğerinin sırtına çıkacak, sap otluğunun yanına kadar öyle gelecekler, sırttaki kişi, çakmağı ateşleyecek, aynen geldiği gibi tarladan çıkacaklardı. Görevi ifa edip, tarladan çıkarlar. Sırttaki kişi iner, beraber dönüş krokisinden Derekıyısı'na inerler.

         Yukarıki mahallede bağrış, çağrış, gökyüzünde kıpkırmızı alevler, köyü ve Haydarlı yakasını ışıtmıştır. Hüseyin Torun Amca, koyun köpekleriyle evinden olay mıntıkasına varmıştı. Koyun köpekleri dut oğlum diye ıslıkla salınmıştı. Sap otluğunu yakan kişiler olay mahallinden uzaklaşmışlardı. Koyun köpekleri, insana saracak ses çıkarmadan geri dönmüşlerdi.

          Yarın olmuş, Yakup Amca çarşıya inmişti. Konak düzünde canı sıkkın geziyordu. Sap otluğunu yakan kişileri kafasında saptamıştı. O kişiler, Yakup Amca'yı görmüşler, yanına gelmişlerdi. “Geçmiş olsun, bişey duyduk doğru mu?” demişlerdi. Yakup Amca “Sap otluğunu siz ikiniz yaktınız, ne istediniz benim sap otluğumdan” demişti. “Ne?” demişti, sırtındaki kişiyi götüren: “Çocuğumun ölüsünü öpim, eğer ben elime çakmak veya kibrit alıp senin sap otluğunu ateşe verdiysem. Bana eğer ben yaktıysam, sövebilirsin.” Sırtta gidip, sap otluğunu ateşe veren kişi söz almıştı: “Eğer senin ben tarlana ayak bastımsa, tarlanı çiğnedimse, dünyada benden adi, kimse olmasın, hem valla hem billa ben senin tarlana ayak basmadım.Biz senin tarlana gelip de, yan yana dahi yürümedik. Evdekiler, kapıda ateş yakıp, özger köz uçurmasın.” “Ne köz uçurması, ne ateşi”dedi.

         Yakup Amca.Yakup Amca'ya döndüler, “Bunu yapan Yeter'in Hasan olmasın sakın.Hasan soğuktan üşümüştür, ısınayım diye yakmıştır valla. Ya da kazaren. Hasan bu, Hasan'ın işine hiç belli olmaz, aklı gidip gidip geliyor." “Doğru söylüyun”dedi diğeri. “ Bence de Hasan, sap otluğunun dibinde Gurbağa görmüştür. Gurbağadan korkusuna da yakmış olabilir."

          İki yıl önce, öğretmen arkadaşlarımın babası Hüseyin Kargacı Amca'yı epeydir göremiyordum. Torununa sormuş dedem bizde yatıyor, biraz hasta demişti. (Bu gün yine sağdır, 90 yaşın üstündedir, nice ömürler) Baktım, Konak Düzü'nde oğluna ait çay ocağının kapısında oturuyor. Yanına vardım, selam verdim, yanına oturdum, geçmiş olsun dedim. “Sağol, şimdi birazcık iyiyim, sana bir şey soracağım” dedi. Hüseyin Amca bizim köyü çok iyi tanıyordu.Nerden aklına geldi de sordu bilemiyorum.

          “Sizin köyde, eski sapçılardan hala, yaşayan var mı?" 

           BANKA KREDİSİ

          Asım Amca, Almanya'da çalışanlar için,”deliliklerinden çalışıyorlar, ne Almanya'sı, aklını kullanan için Almanya burası” derdi. Dana kesimi yanında inek alım satım işi de yapardı. Yer, arazi, arsa alım satım işini de çokça yapmıştır. Ufak paralara ihtiyacı olduğu zaman Ziya Okay Amca da yeterince kredisi vardı. Ziya Okay Amca, ”paraya ihtiyacın olduğu zaman, hiç kimseye gitme, bana gel” demişti. Asım Amca da O'na saygıda kusur etmezdi. “Büyük Tanrımız Cenabı Allah, küçük tanrımız sensin” derdi. Bu da Ziya Okay Amca'yı çokca mutlu ederdi.

          Bir gün çok paraya ihtiyacı olmuştu. Ya yer, ya da arsa alacaktı. Parası yetmiyordu. Ziraat Bankasına gitti. Şef ve memurlar, “Asım Amca, hoş geldin” diye karşıladılar. Asım Amca daha önceden hayvancılık kredisi almıştı. Köyümüzde belki de emsalleri arasında banka kredisi alan ilk ve tek kişidir. Asım Amca, kredi talebinde bulundu. Bankaya yeni müdür atanmış, hayvanları yerinde kendisi görmeden, krediyi onaylamıyordu. “Asım Amca sen evraklarını tamamla, müdür köye gelip, hayvanları ahırda görecek” dediler. Müdür de Çarşamba günleri gidiyordu, tespite.

          Asım Amca, beşbin lira hayvancılık kredisi alacaktı. Kendisinin ahırda üç tane ineği vardı. Hayvan başı üçyüz lira kredi veriliyordu. Bu da Asım Amca'nın işini görmüyordu. Banka müdürü köylere ziraat müdürlüğünün yeşil williys jipiyle gidiyordu. Yeşil jip, Çarşamba günü öğleden sonra gelmiş, Güni Pınarı'nın yanında durmuştu. Asım Amca, kapıda bekliyor, tespite geldiklerini görmüştü.

         Asım Amca, onlar gelene kadar, komşularının ineklerini, kendi evinin altındaki ahıra sıkışık nizam bağlamıştı. Sayıyı da ondörte tamamlamıştı. Krediye yeter üç inek eksiği kalmış, ahırda basacak yer olmadığından, kendi ineklerini de evinin önündeki bahçede yaylıma bırakmıştı.

         Müdür ve yanındaki memur, bahçeden eve çıkarken yayılan inekleri görmüş,”Asım Efendi hepsi bu mu?” demişti. Asım Amca “Hele gelin bi bakalım, hoş geldiniz, sefa geldiniz. Bunlar mayalık. Koyusu ahırda” demişti.

         Banka müdürü, kapıya gelmiş, ineklerde ahırı yabancıladığından sürekli “maah” diye ahırı inletiyorlardı. Müdür ahıra kafasını uzatmış, inekleri saymıştı. “İnekler, niçin sürekli bağırıyorlar?” diye de sorusunu sormuştu. “Samansızlıktan” dedi Asım Amca. “Saman alacak param yok, ne için alıyoruz ki krediyi” diye söyledi. “Peki” dedi müdür: “Bunları niçin otlatmaya çıkarmadın, bu güzelim havada? Üç tanesi otluyor da.” “Onlar mayalık dedim, bunları yayılmaya çıkarsam, et bağlamaz. Bunlar etlik. Samanla, küspeyle beslenecek sayenizde."

          “Yaz” dedi memuruna müdür: “Sağlık Köyü'ne gidildi. Asım Kırtorun'a ait eve varıldı. Üç adet süt ineği bahçede otlanırken görüldü. Ahırda ise ondört baş etlik sığır hayvanı sayıldı. Kredi talebi uygundur."

          “Hay! Allah razı olsun senden” dedi, Asım Amca. “Şu mayalık ineklerin, erkek danaları olursa eğer, ciğerleri senin." “Bırak ciğerleri de” dedi müdür, “Cuma günü gel kredini al.”Birer tas ayranı içip memuruyla, Güni Pınar'ı yanında bekleyen jipe yönelmişlerdi. 

            OSMAN EMİ BEN GELDİM

            Abbasu Mehmet Amca, ava çok meraklıydı. Barak adında av köpeği vardı.İstanbul da çalışıp, emekli olmuş, köye gelip yerleşmişti. Av köpeği çok da iyi av yapardı. Mehmet Amca, “Barak olmasa” derdi, “yabaniler bizi dağda yaşatmaz, kaldırırlar” diye söylerdi.

            Mehmet Amca, İstanbul'a çocuklarını, eşini dostunu görmeye giderdi. Barak da Şevket Günay Amca'ya alışık olduğu için, Şevket Amcalara gelirdi. Barak, Çakır Ahmet'in Osman Amca'ya da alışmıştı. Barak her gün Osman Amca'ya uğrar, yiyeceğini alır, giderdi. Epey de yaşlanmıştı, gençliği de gitmişti.

           Osman Amca'nın tavukları da vardı. Bir sabah erkenden çakal, tavukları ziyarete gelmiş, kümesin kapısında ulumaya başlamıştı. Osman Amca harmana çıkmış, Barak gel oğlum, tut oğlum diye çağırmaya başlamıştı. Barak, koşarak gelmiş, Osman Amca'nın yanında durmuştu. Çakalın uluması devam ediyordu. Osman Amca “Aha, tut oğlum, hadi oğlum” dediyse de, Barak çakalın peşine düşmemişti. Osman Amca, Barak'a kızmış, yanından çubukla kovmuştu. “Seni bir daha bu kapıda görmeyeyim” diye de tembihini yapmıştı.

          Aradan bir kaç gün geçmiş, Barak kuyruğunu sallaya gene gelmişti. “Osman Emi, ben geldim” demişti. “Geçen sabah ben bir hata yaptım. Çakalın peşime gitmedim emme, sen benim kusuruma bakma. Gel benim yiyecek rızkımı ver de gideyim"

           Osman Amca, dilini çıkarmış, dilinin alt kısmıyla alt dudağını kavramış, Ha sittir, avratcuğunu sattığım seni” deyip, Barak'ı kovalamıştı. Barak o günden sonra Osman Amca'yla selamı sabahı kesmiş, bir daha yanına uğramamıştı. 

           KARA YÜZLÜ NALET

           Tumbanın Ahmet Amca, çok hoş sohbet bir insandı. Babamla amca çocukları olurdu. Anası Tumba kızı olduğundan, öyle çağrılırdı. İstanbul'da gemiler de çalışmış, emekli olmuş O da köye yerleşmişti.

             İstanbul'da Alibeyköy de oturup, her gün Eminönü'ne işe yürüyerek gidip gelmişti. Çokta tutumluydu. Hiç fuzuli masrafı olmazdı. Alibeyköy'e, dört katlı ev yaptırmıştı. Ayrıca bir daire de almıştı. Bizler sohbet sırasında sorardık: “Ahmet Amca, evlerin kaçını sen yaptırdın, kaçını Necati Abi yaptırdı?”diye. “Necati'nin hiç b.ku yok”derdi. “O'nun aldığı para, garısının boğazına yetiyu, artanda Kemerburgaz Derelerinden geri gelmiyu” derdi. Bizlerin de hoşuna gider, gülerdik. Bir daha anlat desek, katiyyen anlatmazdı. “Bizim sülalade derdi, Haşim babandan sonra, en fırıldak, bizim Necati gelir” diye de eklerdi.”Ben bir tek Allah bir dediğine inanuyum” derdi.

           Gemide kömürcü olarak çalıştığından, doktoru” emeklilikte hareket et, sürekli oturma” demişti. Esma Yenge de dayıoğluna iri montofon bir inek almıştı. Esma Yenge'nin kardeşi aynı zamanda kasaptı. İneği iyi süt sağılıyor diye, bin liraya getirirdi. İnek sütten kesilince beşyüz liraya götürürdü.”Sütlük fiyat farklı, kasaplık farklı”derdi.

          Ahmet Amca Aligara ile Topculu'nun yokuşuyla ev arasını her gün güzergah olarak belirlemişti. Ölünceye kadar ömrünü bu güzergâhta geçirmiştir. Ahmet Amca çarşıya da yürüme gider gelirdi. Ben derdi: “Bir tutam yol var diye, Tonguğun Baki'yi zengin edemem”derdi.

           Ahmet Amca bir kış Salı'sı bizim evin yanından geçip, yollanmıştı. Kapıda bayağı kepek kar vardı. Ben de harmana hurmaya karatavuk, cillik vurmaya gidiyordum. “Ahmet Amca uğurlar olsun” dedim. “Sen gitmiyor musun?”dedi. “Hayır, kuş vuracağım” dedim. O da gitti.

           Ahmet Amca'nın ayağında mes ve kara lastik vardır. Alacanlı'ya Meliğin Ahmet Amca'nın evinin yanına kadar yürür. Sağ ayağı üşümeye başlamıştır. Eğilir elini ayağına atar, ayağında kara lastik yoktur. Diğer ayağına bakar, onda vardır. O ayağı üşümemiştir de.

         Çarşıya bir adım kala geri döner. Ayağımdan yakında çıkmıştır diye, karları karıştırarak yürür. Yoldan gelenlere de sorar. Kimse kara lastiğe rastlamamıştır. Taa evinin yanındaki Arzu gilin obuzunda kara lastiği bulur. Eğilir, eline alır.”Kara yüzlü nalet”der, senin yüzünden taa nerden döndüm biliyor musun? “der.

 

           Eve gelir, Esma Yenge: “Dayım oğlu niçin erken döndün, hani hiç eksik gedik almamışsın” dediğinde, başından geçeni, ayağını ısıtarak, mesini kurutarak anlatır. Eksik ve gediğini almak için, tekrar çarşıya yürüme, karda kışta yola koyulur.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile