Hikayeler – 3

BARBUNYA

Guslet Torun Yengemiz, sağlığında gezmeyi, seyahat etmeyi çok severdi. Köyde de evde pek durmazdı. Akşama kadar mahallede uğramadığı ev bırakmazdı. Komşular O'ndan, O da komşularından pek memnundu.

Guslet Yenge, Ankara da polis memurluğu yapan oğlu Seyit Abinin yanına gitmişti. Seyit Abi göreve gider, hanımı Emine Abla onu Ankara'nın görülmesi gereken yerlerine götürür, gezdirirdi. Akşamları da köyümüzden Ankara da kim varsa, sırayla onlara gidilirdi.

O günün akşamına da Mehmet Torun Abimizle ( emekli astsubay) hanımı Hava Abla davet etmişti. “Yenge demişlerdi bir akşam önceden, gündüz nereye gidersen git, yarın akşam seni bekliyoruz”demişlerdi. O da tamam demişti, nasip kısmetse. O gün mahallede pazar da kuruluyordu. Emine Abla pazara çıkmış, evin pazar eksiklerini almış eve dönmüştü. Eve gelince akşam yemeğini tencereye koymuştu. Güzelim zeytin yağlı barbunya kaynamaya başlamıştı bile.

Guslet yenge ”Gız, gelin demişti, ben bizim Memedlere gidicem onlara söz verdim” demişti. Emine Abla "Aşk olsun anne demişti, gider gezersin. Senin için ne güzel barbunya yemeği yaptım”demişti.

Memlekete, köye dönüş zamanı da yaklaşmıştı. Ankara'ya gelipte, barbunya( kırmızı benekli fasulye)  yemeden köye dönmek olmazdı. Guslet Yenge, barbunya adını ilk kez duymuştu. Acaba nasıl bir şeydi barbunya!

"Tamam demişti Emine Ablaya, sonrada giderim, Memedler darılıcak eme, ben gönüllerini alırım, barbunya yemeği için gelemediğimi söylerim”demişti.

Akşam olmuş herkes eve gelmiş, yemek masası da hazırlanmış, Guslet Yenge de baş köşeye oturmuştu. Emine Abla, çorba servisini yapmış, Guslet Yenge çorbadan yememişti. “Ye anne”denilmiş, "barbunyadan yiyeceğim”cevabı verilmişti. Çorbadan sonra, Emine Abla barbunya servisini yapmıştı. Guslet Yenge'nin tabağına bolca gene koymuştu.

"Gız gelin demişti,bunu ne yapmıya getüdün öynüme. Kim yicek bunu, ben memlekette bundan bıktığıma geziyum. Kaldır bunu, barbunya yemeğinden getir bana”demişti. "Anne”demişti, Emine Abla “barbunya yemeği bu”. Guslet Yenge çok kızmıştı. “Gız demişti, ben misafirliğe gidicektim, beni bunun için mi beklettin akşama kadar, bana zabahtan beri, fasule büşürücem desende ben de gidiceğim yere gitsem. Görüyün mu anam! Başıma geleni”der.

            EHLİYET

Hüseyin Uğurlu Abimizin yaşamı, çok hareketli geçmiştir. Çokta becerikliydi. Elinden her iş gelirdi. Ustalık, şoförlük, marangozluk, teleferik kurma, orman alım satımı yaptığı belli başlı işlerdi. Ne var ki bu yaptığı işlerde ne maliye kaydı vardı, ne de ustalık belgesi. Başkasına gündelik çalışmayı hiç sevmezdi, çalışmazdı da. İstanbul da Camialtı tersanesinde usta başı, işçi amiri olduğu halde işi bırakmış, Almanya'ya çalışmaya gitmişti. Aylıkla da çalışma onu tatmin etmemişti. Kazandığı parayı harcamayı seviyordu. Almanya da çok para kazanılıyor diye söyleniyordu. Köyden Almanya'ya çalışmaya gidenler bir yıl geçmeden köyde veya çarşıda yeni ev yapmaya, arsa almaya başlamışlardı bile. Hüseyin abi Almanya'nın yolunu tutmuştu. Gitme, işi bırakma dedilerse nafile.

Almanya da çalışmaya başlamıştı. Memleketli ve yabancı ülkelerden çokça arkadaşlar edinmişti. Benim en iyi arkadaşlarım yunanlılar diye anlatırdı. Çalışma harici zamanlarını arkadaşlarıyla kahvebarlarda  oyun oynayarak ve eğlenerek geçiriyordu. Çalıştığı fabrika sahasında araba ve fabrika araçlarını kullanıyordu. Bir sohbette yunanlı arkadaşı Yorgi “Bay Hüseyin”demişti. "Siz güzel araba kullanıyorsunuz, niçin şehirde kullanmıyor sunuz?”Hüseyin Abi "Ehliyetim yok”demişti. “Aaa”demişti. Yorgi “Sen var kursa gitmek, ehliyet almak. Olmaz böyle."

Ehliyet almak için, aylarca kursa gidiliyordu. Hüseyin Abi, “Ben bu kadar zaman kursa gidemem, sıkılırım." dedi.”O zaman  var kolayı”dedi Yorgi.”Bizim arkadaşlar sana ayarlamak ehliyet. Ama yok, kaza yapmak, yapınca finiş kaçmak. Var yakalanmak, ceza çok.” Bu Hüseyin Abi'nin aklına yattı. “Tamam”dedi Yorgi' ye.”Bu akşam muhabbetler benden."

Ehliyet için fotoğraf verildi. Bir zaman sonra ehliyetin müjdesini verdi Yorgi.”İşten çıkınca”dedi, “gelecek senin ehliyet.”Ehliyeti Yorgi'nin arkadaşı getirdi. Beşyüz mark karşılığı anlaşıldı. Hakiki ehliyetle karşılaştırıldı, hiç bir fark yoktu. Hüseyin Abi gitti, hemen araba aldı, şehirde kullanmaya başladı. Birkaç kez polis kontrol noktalarında durduruldu, ehliyetini verdi kontrol edildi, problem çıkmadı.

Bir gün yanına Bozcaali den Mücevezuu Avni Dayı geldi. Kahvebara gittiler. Eğlendiler. Avni Dayı'nın yanında kemençe bandı( kaset) da vardı. Kemençe bandını kahvebarda dinlediler, oynadılar, kendilerinden geçtiler. Lütfi Abi de Almanya daydı. Gelmişken kemençe bandını, Lütfi Abi de dinlemeliydi. Geç saatte Lütfi Abi'ye gidildi. Hoş beşten sonra, Lütfi Abi de ikramda bulundu. Kemençe kaseti teybe konuldu, durmadan çalındı. Lütfi Abi “kalıyoruz, benim yanıma gelip gitmek olmaz” dedi. Avni Dayı “hayır kalamam”dedi. “Gitmem gerek.” Müsaade istendi, bir daha buluşmak dileğiyle vedalaşıldı. Hüseyin Abi, Avni Dayı'yı götürmek üzere arabayla yola çıktılar.

Lütfi Abi, sabahleyin evden çıkarken, alman komşusu “Bay Lütfi, bu geceki sizdeki gıy gıy neydi? Eşimle, çocuklar çok merak ettik” diye söylendi. Lütfi Abi “Kardeşimle arkadaşımız gelmişti, gelirken memleketimizin çalgısının kasetini getirmişlerdi, onu dinledik. Ama sizi de istemeyerek rahatsız ettik, özür dilerim” demişti. Alman “Yaa! Öyle mi? Keşke biz de dinleseydik. Gıy gıy nasıl bir çalgı?”diye sormuştu. Lütfi Abi “Kemanın ters tutulup çalınması, ama üç tellisi" diyerek iyi günler dilemiş ve ayrılmışlardı.

Hüseyin Abi, Avni Dayı'yı tam evine yaklaşıp bırakacakken önlerine aniden köpek çıkmış, köpeğe çarpmamak için frene basmış, araba kaymış bariyerlere çarpmıştı. Kendilerinde bir şey yoktu. Arabada hasar vardı. Alman ekip otosu gelmiş, bakmış önemli bir şey yok. Sizden yalnızca bariyer masraflarını alırlar. Ehliyetini de istemişler, para cezası kesinleştikten sonra, ehliyetini gelip alacaksın demişlerdi. Çekici de gelmiş, arabayı çekmişti.

Polisler gitmiş, Hüseyin Abi'nin ehliyet için Yorgi'nin söyledikleri hemen aklına gelmişti. “Avni" demişti, yanında ne kadar para varsa ver bana, hiç sorma gerisini, sonra anlatırım.”Avni Dayı çıkarıp vermişti. Hüseyin Abi, tez elden kara yoluyla Avusturya'ya geçmişti. Ordan, arkadaşı Yorgi'yi telefonla aramıştı. Yorgi ona “orada bekleme Yunanistan'a geç, orada şu adrese git, onlar seni alacaklar” diye söylemişti. ”Oradan da memlekete geçersin yalnız adını, soyadını değiştirmeden Almanya'ya giriş yapma tutuklanırsın” demişti.

Hüseyin Abi, Lütfi Abi'yi de telefonla aramıştı. “Abi, senden ayrıldıktan sonra, Avni'yi bırakacak zaman yola aniden köpek atladı, vurmamak için frene bastım, araba kaydı, bariyerlere çarptık çok şükür bizde bir şey yok, arabada hasar var” demişti. Lütfi Abi "Geçmiş olsun, bu zamana kadar niye aramadın, ne kadar para cezası kestiler" demişti. “Bilmiyorum” demişti Hüseyin Abi. “Nasıl bilmiyorsun? ceza kesmediler mi? “Bilmiyorum abi, ben seni Yunanistandan arıyorum.” “Ne Yunanistan'ı, ne arıyorsun orada?” Hüseyin Abi ehliyet işini anlatmıştı. Lütfi Abi işin aslını öğrenmişti.

Yorgi'nin arkadaşı Niko, Hüseyin Abi'yi Yunanistan da iki üç gün güzelce ağırlamıştı. Hüseyin Abi, Türk – Yunan ilişkilerinin olumsuzluğuna rağmen, Yorgi'yle arkadaşlığından bahsetmişti. Niko, çat pat Türkçe konuşabiliyordu.”Ne düşmanlık demişti, her iki tarafta iktidarda kalmak için yapıyorlar bunu, siyasilerin işi, biz dostuz. Komşudan düşman olmaz” demişti. Niko'nun söylediklerinin aynısını, seçim arifesinde Kardak Kayalığı krizinde yaşamıştık. Keçiler Kardak'ta kayalığın üstünde tuz yalamışlardı. Hüseyin Abi memlekete gelecek, yeni kimlik alacak, pasaportunu değiştirecek tekrar Yunanistan'a dönecekti.

Hüseyin Abi memlekete gelmiş, mahkemeye dava dilekçesini vermişti. “Uğurlu olan soyadım, bana yaşamımda hiç uğurlu gelmedi, soyadımın değiştirilmesini, yeni kimliğimin Nurullah Uğurluoğlu olarak verilmesini yüksek mahkemenizden saygılarımla arz ederim.” Mahkeme günü gelmiş, mahkemeye çıkmıştı. Hakim dava dilekçesini okumuş, “Haklısınız ama, yine burada Uğurlu var” demişti. HüseyinAbi “Bu seferki Uğurlu'nun oğlu, bir de oğlunu deneyeyim" demişti. Hakim de onaylamıştı. Nurullah Uğurluoğlu yeni kimliğini almış, Nüfus cüzdanını almış, pasaport şubesinden yeni pasaportunu almış, Yunanistan'ın yolunu tutmuştu.

Yorgi de Almanya dan gelmiş, Niko'nun yanında buluşmuşlardı. Oradanda kara yoluyla Almanya'ya giriş yapmışlardı. Sınır kapısında çok heyacanlanmıştı. Artık yeniden Almanya'daydı. Yeni işe girmiş, çalışmaya başlamış, Avni Dayı'yla, Lütfi Abi'yle buluşmuş başından geçenleri anlatmış, onlar da merakla dinlemişlerdi. Bir daha ne ehliyet, ne araba tembih etmişlerdi.

Nurullah Uğurluoğlu Abimiz epeyce bir süre daha Almanya da çalışmıştır. Memleket özlemi ağır basmaya başlamıştır. Dönmeye karar vermiş, arkadaşı Yorgi yine ehliyetini aynı yolla ayarlamıştır. Yeni ehliyetiyle köyümüze gelmiştir. Land Rover marka jipiyle yıllarca yolcu taşımıştır. Jipe onaltı kişiyi sığdırırdı. Karahacıoğlu kahvesinin yanında jip durağında köyden getirdiği yolcuları indirirken, diğer şoförler yolcuları sayar “Maşallah, maşallah doç kamyonun nazar alacak” derlerdi. Jipten sonra pover doç almıştı. Doçla kum ve çakıl taşıyor, makarayla ormandan, bahçeden ağaç çekiyordu. Ara sıra bölge trafikçilerine rast geliyordu. Trafikçiler onu kaç kez uyarmıştı.”İl'e gel Almanya'yla yazışma yapalım, ehliyetinin denkliğini verelim” demişlerdi.

Ha bu gün, ha yarın demiş günleri geçiştirmişti. Ehliyeti bir seferinde alınmış, eş dost sayesinde geri gelmişti. Son uyarılarda yapılmıştı. “Ne var bunda, senin işin bir ayda hal olunur” denilmişti. Bir ayda hal olurdu ama ehliyetin karşılığı yoktu.”Ben demişti bununla Almanya da, Avusturya’da, Yugoslavya’da, Bulgaristan’da araba kullandım da niçin burada kullanamıyorum" demişti. “Kullanamazsın artık dönüş yaptın, bizim kayıtlarımızda olması lazım, denkliğinin onaylanması gerekir." dediler.

Salı günleri de duraktan yolcu alıp, köye götürüyordu. Köprüyü geçip, petrol ofisi göründüğünde, bölge trafikçilerde görünüyordu. O zaman top sahasının yanından deniz kıyısı tarafına sapıyor, trafikçilerin gitmesini bekliyordu. Kadın yolcular  “Hüseyin, ineklerin garnı ahurda zil kestiye Hüseyin”diyorlardı. Trafikciler gider gitmez, palım pandıras yola çıkılıyordu.

Bir yaz gecesi yatsı ezanı okunmuştu. Pover araba köy durağında park halindeydi. Akşam saatlerinde bölge trafik durağın önünden geçmiş, arabayı görmüşlerdi. Hüseyin Abi de onları görmüştü. “Yine gelmedin” demişlerdi.”Ben bu arabayı çarşı içine bile haftada bir gün getiruyum, deniz kıyısından kum, çakıl alıp köye, bir de ağaç işi”demişti. “Karayollarında kullanmıyorum, kullanırsam şoförüm var” diye de eklemişti. Ekip, bu sefer petrole görünmeyen yerine trafik otosunu çekmişti. Bir memur otonun içinde, diğer memur yol kıyısında, elinde el feneri arabaları durduruyor, ehliyet, ruhsat soruyordu.

O zamanlar mevcut dere yolları yoktu. Köyümüzün yolu Maksutlu'nun dağ yolundan devam eder, Kodalak Kıranı'na varır, oradan Karadere içinden, Devge( Ünlüce) yolundan ya Alacanlı'ya ya da Hepüllü den Çanakcı yoluna inerdi.

Hüseyin Abi, yatsı ezanından biraz sonra duraktan hareket eder. Görele köprüsünü geçer, yolda bir anormallik yoktur. Dere kıyısına yaklaşır yaklaşmaz, trafikci el feneriyle yola ışıtarak kesik kesik dur işareti yapar. Yavaşlar, duracakmış gibi yapar köy yoluna dikkat kesilir, vites yükseltip son sürat köy yoluna dalış yapar. Peşinden trafikci, otosuna koşar. Hüseyin Abi Alacanlı'nın köyle devge ayrımına gelmiştir. Ay da doğmuştur. Farını kapatıp, son sürat devam eder, yollarda kimsecikler yoktur. Trafik otosu da yol sapağına gelmiştir. Onlarda son sürat Devge yolundan devam ederler.  Ora mı bura mı derken tercihini Devge yoluna kullanmışlardır.

Hem giderler, hem de bizim yolu gözlerler. Yolda giden araba olsa araba farı görünecektir. Tepebaşı mahallesine gelirler, otodan inerler kulak kesilirler,  pover farsız okul yanını geçmiş, Kahve yanına doğru yol almaktadır. Poveri sesinden tanırlar, alel acele tekrar geri dönüp yola koyulmaya çalışırlar. Hüseyin Abi, Haliç tersanesinde çalışırken Fatih'in gemileri haliç'e indirmesini çok dinlemişti. Camiyanı'na gelmişti. Farları yakmadan, poveri caminin kıyısından, tarla tarafından caminin önüne, yoldan görünmeyen kısmına geçirmiş, park etmiş bekliyordu.

Trafik otosu gelmiş, Camiyanı düzüne anlaklamıştı. Araba yoktu, ha devam demişlerdi. Körkıranı'nı geçmişler, Hacıbaba'yı aşmışlardı. Hüseyin Abi yukarı eve çıkmamıştı. Ne olur ne olmaz demişti. Yolun kıyısında yaptığı, küçük evi vardı. İçinde de bir divanla üstünde yatak vardı. En iyisi  burada yatmaktı. Evin kapısı zaten çencikliydi. Kapalı değildi. Kapının çenciğini sağ elinin başparmağıyla aşağı etmiş, kapı açılmıştı. İçeri girmiş, kilidin arkadaki süngüsünü taş duvardaki demir halkaya itelemiş, kapının artık dışarıdan açılmasını önlemişti.

Ayakkabısını çıkarmış, kendini yatağın üzerine atmıştı. Uyumuştu. Trafikçiler, Kodalak Kıranı'na çıkmışlar Karadere yolundan, Devge'den  çarşıya inmişler,ne araba farı ne de arabayı görmüşlerdi. Araba yerin dibine girmedi ya elbette bulunacaktı. Trafikçiler durumu jandarmaya bildirmiş, jandarma giyinip kuşanmıştı. Trafikçiler petrole gelmiş, çay içip soluklanmıştı. İçinden de üzülmüşlerdi. “Keşke” demişlerdi “peşine gitmeseydik, bu yüzde yüz yukarılarda, ya bahçeye ya dereye yuvarlandı.” Petroldeki gece çalışanı “bir şey olmaz,  siz canınızı sıkmayın” demişti. “Olmaz olur mu?” demişlerdi, “araba yerin dibine batmadı ya, ya derede ya bahçede keşke ölmese” Petrolde ki çalışan “yarın çıkıp gelse, aynısını yapar mısınız?” dediğinde; “Vallahi yapmayız gelirken zaten  vicdanımız sızladı.”derler.

Giyinip, kuşanan jandarma, arabasıyla köye çıkmış, evi gösterecek birini de yanlarına alarak eve gelmişlerdi. Eve seslenilmiş, kapı açılmıştı. Hüseyin Abi, sorulmuş, eve henüz gelmedi cevabı verilmişti. Buyrun gelin bakın denmişti. Onlarda içeri girmemişti. Bir şey yok sıkılmayın demişlerdi. Jandarma da Maksutlu yolunu takip etmiş, Karadere ve Devge yolundan Görele'ye inmişlerdi. Ortalıkta ışımak üzereydi. Jandarma da karakola varmıştı. Bölge trafik ekibi de Giresun'a hareket etmişti.

Hüseyin Abi, uyuya dursun; mahalleli erken kalkan arabayı gören, bu arabanın bu tarafa nasıl geçtiğini merak etmişlerdi. İçlerinden birisi, "Fatih de böyle geçirmişti, gemileri Haliç'e “demişti. Derekıyısında kahvelerde sabahtan beri, Hüseyin Abi'nin devrildiği konuşuluyordu. Ölmüştü bile. Hüseyin Abi, uykusunu almış, kalkmış eve çıkmış, üzerini değiştirmiş, çorbasını yemiş, çayını içip yola koyulup Camiyanı'na gelmişti. Arabayı çalıştırıp, mahalleli başına birlenmişti. Durumu anlatmış, komşuları güldürmüştü. Arabayla köy yoluna girmiş, çarşının yolunu tutmuştu. Kelçük Amca'nın kahvesinin kapısında konuşulurken, onun yuvarlandığı yeri şimdi bulurlar. Yaralı olsa bile kan kaybından gitmiştir diye söylenirken, pover virajdan görünmüştü. Ne ölmesi, Aha Hüseyin geldi be!

Bölge trafik ekibi bundan böyle ona hoşgörüyle bakmışlardı. O'nunla ilgili çok anılar vardı. Onları ileride yazacağım elbette. Yurt içi ve yurt dışı çalışmışlıklarını sigortada birleştirmişti. Dışardan da ödeme yapmıştı. Çarşıda köşe başındaki manavın kıyısındaki çay ocağında çay içiyorduk.  “Giresun'a Sigorta müdürlüğüne gidiyorum” demişti. Emekli dilekçesi elindeydi. Evraklarını hazırlamıştı. “Gün noksanın var mı?” demiştim. “Bana göre yok” demişti. “Müdür dilekçemi kabul ederse, gelirken 500 lira avans isteyeceğim, verirse emekli oldum demektir, vermezse olamadık” demişti.

Çayını içip, yola koyulmuştu. Giresun'a sigortaya varmıştı. Dilekçesini uzatmış, müdür yardımcısı bilgisayardan bakmış, emekli olduğunu müjdelemişti. Hatta"iki ayda içerde alacağın var” demiş, Hüseyin Abi'nin gözleri ışımıştı. “Öyleyse demişti bana 500 lira avans ver, emekli olduğumu anlayayım .”Müdür yardımcısı avansı vermişti, maaşından kesilecek diye notunu almıştı. Görele ye gelmiş yine durakta karşılaşmıştık. “Avansını verdiler mi diye" sormuştum. “Verdiler”demiş,”hadi gözün aydın “demiştim.

Sonra yine doç merakı sarmıştı onu. Görele de bulamamıştı. Bulduğuyla fiyatında anlaşamamıştı. İstanbul'a gitmiş, kırmızı doçunu almıştı. Hastalığını hiç takmıyordu. Sabah olmuş, kalkma vakti geçmişti. Çayı, çorbası hazırdı.  Fadime Abla, odasına girmiş,”Hüseyin kalk “diyecekti. Hüseyin Abi, son nefesini vermişti bile. Geride kırmızı doçu kalmıştı. İkinci kimliğini günlük hayatta, hiç kullanan olmamıştı. Sadece seçmen listesinde görmüştüm ben. Köyünün, çevresinin, arkadaşlarının Hüseyin Uğurlu'suydu hep. Köyde kaç kişiye sormuştum.”Köyde Nurullah Uğurluoğlu diye birisi var mı?” Sorduklarımın hepsi de cevap vermişti. "Nurullah Uğurluoğlu mu?  Bizim köyde böyle birisi yok. O başka köydendir."

             DAYI

Anam, altı kız kardeştiler. Dayım ise, altı yaşında iken,( anamın söylemine göre) cufardan kurtulamamış, ölmüştü. Teyzemiz çoktu da, dayımız yoktu. Ben de kendime bir dayı bulmuştum. Çavuş Dayı.

Çavuş Dayı, bilirsiniz; kişileri dayıları ile özdeştirir, arkasından da “Senin dayının ...!”diye meşhur sövgüsünü yapardı. Çavuş Dayı'yı bırak Görele'yi, Eynesil de, Çanakcı da, Tirebolu da, Espiye de, Doğankent de, Kürtün de bile tanımayan yok gibiydi. Dayı sövgüsüyle her yerde tanınır olmuştu. Büyükle büyük, küçükle küçüktü. Kalbi güzellik doluydu.

Bizim Mehmet Günay'ın kayın pederi Sevgi Abi (Ali Aydın ) ile köyden çarşıya iniyorduk. Dere kıyısına gelmiştik. Sevgi Abi'nin babası, Çavuş Dayı'nın dayısıydı. Çavuş Dayı Kelçük Amca'nın (Hüseyin Kırtorun ) kahvesinin işletmeciliğini yapıyordu. Bizi görmüş, el etmiş çağırmıştı. “Gelin, bir çayımı için de öyle gidin.“ Sevgi Abi, “gitmeyelim” demiş, başına geleceğini anlamıştı.

Kahveye varmış, Çavuş Dayı “hoş geldiniz” diye bizi karşılamıştı. Çaylarımızı getirmiş, içmeye başlamıştık. Kahveye bir müşteri girmiş, “Ne haber Çavuş Dayı, dayının p....... a.... g.... bana bir çay yap “demiş, Sevgi Abi'nin yüzü al al olmuştu. Çavuş Dayı da çıt yoktu. Tekrar bir müşteri gelmiş, “Çavuş, dayının p....... a.... g...., çabuk bir çay getir” demişti. İçeri giren, Çavuş Dayı'ya sövgüsünü yapsa da; Sevgi Abi'nin anasına sövgü yapıyorlardı.

Kahveye gelenler, Sevgi Abi'nin, Çavuş Dayı'nın dayısının oğlu olduğunu bilmiyorlardı. Sevgi Abi, çayını içmeyi yarılamıştı. “Kalk, gidelim” dedi. Kalktık, çarşıya yollandık. “Ben sana, sapmayalım demiştim” diye söylenmişti. “Herkesin dayısına sövgü yaparsan, senin dayına da yaparlar" diye de eklemişti.

Çavuş Dayı'ya bir gün; bizim dayımız adam değil, anladık, ya senin uşaklarının dayıları nasıl diye sorulduğunda: “Benimkilerin dayılarının, sağ gözleri Sis Dağı'na bakıyor, sol gözleri Haç Dağı'na bakıyor” demişti.

Ahmet Kaçar Abimizin de dayısıdır, Çavuş Dayı. Ahmet Abi ilk çarşıya indiğinde hemen Çavuş Dayı'ya uğrar, kahvesini içerken şakalaşırlar. Kahvede nüktedan kişiler varsa eğer, şakanın hoş sohbetin tadına doyum olmaz. Salı günü, Burhan Temel( Motif) Hocamıza kadar herkes kahveye gelir. Sohbet başlar, Çavuş Dayı; dayıdır, Ahmet Kaçar  Abimiz ise yeğeni.

Çavuş Dayıya sorarlar “Yeğenin Ahmet Bey'le aran nasıl?” Çavuş Dayı, başlar anlatmaya: ”Yeğenimle aram iyide, yeğenimden bey olmaz. Konak düzünde yürürken, bir arkadaşı Ahmet Bey, Ahmet Bey diye çağırıyordu. Dönüp bakmadı, bey olsa bakardı. Ben de dedim ki, beyden anlamaz, ıslık edeceksin, peşinden ıslık ettim dönüp baktı, gördün mü dedim, beyden anlamaz, ıslıktan anlar.

“Ura uşaklar, az durun, azcık dinlen beni” diye başladı Ahmet Abi.”Bunların soyadı usta ama, ellerinde keser ile çekilmiş fotoğrafları yok. Zamanında Ustularının Müslüman olduğu haberi Peygamber Efendimize ulaşır, Peygamber Efendimiz ümmetim çoğalıyor diye çok sevinmiştir. Yalnız der, haberci Rabbena duası ile hep bana duasını öğrendiler, namaza başlayacaklar Kıbleyi bilmiyorlar, hangi yöne duracaklar?  Siz Efendimizden cevap bekliyorlar. Peygamber Efendimiz, cevap verir; şimdilik Gacaru gilin kaşına doğru dursunlar."

Ordu dan, Görele Spor'un üçüncü lige yükselme maçından geliyorduk. Görele Spor, Terme Spor la oynamış, 2-1 yenilmiş ve elenmişti. Hakem Ali Aydın, daha birinci saniyede Görele Spor'un stoperini kırmızı kartla oyundan atmıştı. Takımımız yinede çok iyi oynamış, ama elenmişti. Taksiyi Recep kullanıyordu. Çavuş Dayı ile üç kişiydik. Moralimiz bozuktu. Hakem Ali Aydın'ı eleştire eleştire geliyorduk. Kulak ta köfte, salata yaptırmıştık, Armelit altında, Espiye ye gelmeden, çeşmenin karşısında mola verecektik.

Çeşmenin karşısındaki kavaklığa gelmiştik. Çeşmeye yönelmiş, elimizi, yüzümüzü, meyvemizi güzelce yıkamıştık. Yer sergimizi açmış, lokmalarımızı çiğnemeye başlamıştık. Espiye yönünden bir taksi gelmiş, şoför taksiden inmiş, O da çeşmeye yönelmişti. Suyunu içmiş, elini, yüzünü yıkamıştı. Dönüp taksiye doğru gelirken bize selam vermiş, afiyet olsun, demişti. Çavuş Dayı, selamını almış” buyur, kaynanan seni seviyor, gel” demişti. Genç gelmiş, “nerelisin” diye sormuştu. Çavuş Dayı “Göreleliyiz, sen nerdensin?” demişti. Genç “Espiyeliyim” Çavuş Dayı “Espiye den kimlerdensin?” Genç “Tanımazsın dayı” Çavuş Dayı ”Dayının a.... g.... senin, sen Tosunun nesi oluyorsun, O'na çok benziyorsun?” Genç dayısına sövgüyle irkilmiş,”torunu oluyorum” demişti. Çavuş Dayı “Dedene selam söyle, deden yine semer yapıyor mu?” demişti. Genç “Evet tek tük yapıyor. “Kimin selamını söyleyeceğim?” “Dayısının a.... g....., Göreleli Ustuu Çavuş Dayı'nın dersin.” Genç belki de bu sövgüyü ilk kez duymuştu. Dedeye gönderilen selam yüzünden belki de bir şey diyememişti. Kim bilir?

              KEŞKE DOĞSA

Konak düzünde Çubuğun Kahvesi, hoş sohbet ve oyun yeriydi. Kahveci, Oyun oynayanlara çay içsin içmesin birer şeker verirdi. Bir şeker fiyatı, bir çay fiyatıyla eşitti. Çay içesi gelen, cebindeki şekeri verir çayını içerdi. Şekeri yedin mi çay fiyatına geldiği için, kahvecinin işine daha çok gelirdi.

Altı kol iskambil oyunu o zamanların en çok oynanan oyunuydu. 36 kağıtla oynanan kozlu oyundu. Dört kişi de oynayabiliyordu. Eşli oynanıyordu, bir kişi ustalık yapıyor, diğer eşler gözüyle kaşıyla işaret veriyordu. Yine bir Salı günü altı kol iskambil oyunu oynanıyordu. Kahvecu Ömer Dayı, Kör Ahmet Amca ve İsmini bilmediğim Kodalak Kıranı'ndan bir amca üçü bir eştiler. Çakuru Ali Amca, Dursun Kırtorun Amca ve Asaylu Fazlı Amca da bir eştiler.

Oyun başlamıştı. Ömer Dayı ilk kez bir oyunda Ahmet Amca'yla ve Kodalak'taki amcayla ilk kez eş olmuşlardı. İkisinde de tik vardı, gözleri kendiliğinden hafifçe kısılıp gevşiyordu. Ömer Dayı, eşlerinin göz kaşlarının tikini ası koz işareti olarak algılamıştı. İki arkadaşı da ası koz işareti veriyordu. Ahmet Amca da olmadığı belliydi. Ahmet Amca ası kozu çekse, “oy dulanduğum” diye narayı zaten basacaktı. Diğer amcanın tiki çok fazlaydı. Sürekli ası koz işareti veriyordu. Ömer Dayı tamam daha işaret verme diye de uyarmıştı. Oyun devam etmiş, ikili kozda henüz çıkmamıştı. Kendilerinde olmadığına göre, ikili koz rakipteydi. İkiliyi asla buluştururlarsa iki sayı da  fazladan alacaklardı.

Eldeki üçer kağıtla son tura girilmişti. Ömer Dayı oyunu Kodalak'taki amcaya göre kurmuştu. Dursun Amca yere papaz oynamış, Ömer Dayı asıyla tutmuştu. Fazlı Amca da bir ikili vermişti. Ömer Dayı Ahmet Amca'ya “papaz kozu kır” dedi. Ahmet Amca papazı kırdı. Fazlı Amca, Ali Amca'ya “kır ikiliyi” dedi. Ali Amca ikili kozu kırdı. Ömer Dayı “al aşağıya kır ası kozu, aha iki yazıyum bize”dedi. Fazlı Amca, “dur yazma” dedi. Ömer Dayı “alsana” dedi, “ası kozla”, Kodalaktaki amcaya. Amca “Ne asısı dedi, ben de ası yok, ben sana ası koz işareti vermedim.” “Vermedin mi?”dedi Ömer Dayı,”oyuna başladık başlayalı bana ası koz işareti veriyorsun.” Amca “hayır dedi, vermedim. Benim gözümde tik var, gözüm oynuyor.”“Senin” dedi, “tikli gözüne lanet olsun, bırakalım oyunu ben daha oynamam” dedi. Ömer Dayı. “Herkes içtiğinin parasını versin”.

Ahmet Amca, çok rica etti oynayalım. Çay paralarını ben vereceğim diye de, Ömer Dayı kızmıştı bir kere oynamadı. Sürekli ası koz işareti verdi, ben de oyunu ona göre oynadım, ası koz elinden çıkmadı diye söylendi. Oyun bozulmuş, Ali Amca'yla Dursun Amca'nın şekerleri elindeydi. Oyunun heyacanından olsa gerek, çaylarını içmemişti. Dursun Amca, Ali Amca'ya “gel, tavla oynayalım, bir beş yapalım emicem oğlu”dedi. Şekerler verildi, iki çay geldi. Kahveci “gürültü yapmak yok Ali” diye de Ali Amca'yı uyardı. Ali Amca “yörü, işine bak” diye cevapladı.

Kahveci, tavlayı üzerinde tebeşiriyle bırakıp gitti. Oyun başlamıştı, devam ediyordu, oyun kazanan tebeşirle tavlanın üzerine arkuru gene bir çizgi çekiyordu. Dursun Amca 3-2 öndeydi. Dursun Amca'nın yek evinde iki pulu, dü evinde üç pulu vardı. Ali Amca'nın da dü evinde iki pulu vardı. Zar atma sırası Dursun Amcadaydı. Bu arada Nabi Yayla öğretmen abimiz de gelmiş, Ali Amca'nın başına dikilmişti. Dursun Amca zarını atmış, düsse gelmiş, dört pul daha almıştı. Dursun Amca'nın tek pulu kalmıştı. Ali Amca yek atmadığı müddetçe oyunu alacaktı. Arkasında ki gölgeyi sezinlemiş, yakın gözlüğünün üstünden başını çevirmiş, arkasında Nabi Abi'yi görmüştü. Zarını sağlamış, atarken Nabi Abi'nin ağzından “2-1“ çıkmıştı. Zar tavlanın üzerinde durmuş 2-1 gelmişti. Ali Amca şak diye tavlayı kapamış, tavlayı kapmış, Nabi Abi önde, O arkada kapıya varmışlardı. Ne var ki Nabi Abi'nin bacağı uzundu, oradan uzaklaşmıştı.

Ali Amca söylene söylene kahveye girmiş, bir oyun daha yarıda kalmıştı. Dursun Amca “gel emicem oğlu bitirelim oyunumuzu” demiş, Ali Amca “oynamam, emicem oğlu" demişti.

Kahvede uzun süre sessizlik oldu. Yandaki masada Kıyamet  Günü'nün alametleri, belirtileri konuşuluyordu. Anlatan, dağ dereye inecek, güneş ters yönden doğacak, batıdan doğup, doğudan batacak diyordu. Kör Ahmet Amca da Pür dikkat dinlemişti.”Essa mı diyusun, dulandığım”dedi Ahmet Amca. “Hakikat “dedi anlatan.”İnşallah, inşallah” dedi Ahmet Amca. “Bizim Kilise Beleni'ne hiç güneş vurmuyor, Haç Dağı Çömlekçi Deresi'ne inerse, Güneş'te Haç  Dağı tarafından doğarsa sırtımıza Güneş vurur dulanduğum, sırtımıza Güneş vurur dulanduğum,”demişti.  “Keşke ters taraftan doğsa. Çiğseden, sisten çürüdük” diye duasını esirgememişti anlatandan. Ali Amca'nın da morali bir anda düzelmişti.

            TOHUMU DEĞİŞTİR

Duralu Bilal Amca, hoş sohbet bir insandı. Çocukluğumdan beri tanımıştım onu. Çok da zeki bir insandı. Anamla, Şıhlı'ya gidip gelirken tanımıştım. O zaman söylenenlere göre, Ağnak Tepesi'ni Şemsiye borusundan, Çayan Ali Amca'nın evinin yanına getiriyordu. Bu mahallede de konuşuluyordu ara sıra. Alamat Kızı Yenge (Hanife), konuşulanlara kızıyordu. “Kumamın doğurdukları diyordu, hiç Ağnak Tepe'si dereden beri geçer mi? Göz boyamacadır o" diyordu.

Teyzeme giderken, anama yalvardım,”ben de görücem, Ağnak Tepe'si nasıl bu tarafa geliyor” diye. Bilal Amca, evinin kapısında oturuyordu. Anam, Bilal Amcaya çağırdı: “Bilal Emi, oğlum Ağnağa bakmak istiyor, baktırır mısın?” “Gelsin baksın” dedi, Bilal Amca. Evinin yokuşunu saniyede çıktım koşarak. Bilal Amca demirden şemsiye borusu getirdi. Gözüme yanaştırdı. “Diğer gözünü kapat” dedi. Kapattım. “Şimdi borunun içinden bak” dedi. Baktım hakikaten Ağnak, anamın durduğu yere gelmişti.

İleriki yıllarda bir nevi dürbün olduğunu öğrenmiştim de, Bilal Amca'nın şemsiye borusunun içine o merceği nerden bulup, nasıl yerleştirdiğini hep merak etmişimdir. Bilal Amca'nın bir de Salmane adlı kitabı vardı. Oğlunu evlendirecek olan, Bilal Amca'nın yanına gider, oğluna isteyecek olduğu kızın adını soyadını söyler, anasının babasının adını söyler, oğluyla kızın salmanesine baktırırdı. Kızın salmanesi toprak, erkeğin salmanesi su çıkarsa bu iş olurdu. Çünkü toprak suyu emiyordu. Eğer erkeğin salmanesi su, kızınki ateş çıkarsa evlilik zordu. Bu durumda su ateşi söndürüyordu. Bu evlilik olmazdı. Anne baba kızı istiyor, oğulları istemiyorsa çözüm yine vardı. Bilal Amca tuz okuyor, bu tuz bir ay gıdım gıdım yemeğine katılıyordu. Delikanlı kızı almaya ikna oluyordu. Kimyada ki redoks gibi bir sistem. Elementlerin değerleri gibi sesli ve sessiz harflerin pozitif ve negatif değerleri var.

Şıhlı'ya gidip gelirken dua ettiğimiz Hacı baba mevkii vardı. Anam, oğlum bildiğin duaları oku ileride kabul olur diyordu. Hacıbaba'ya her gelen geçen peştemal yamalığı, cember yamalığı, iplik bağlayıp dilek tutmuşlardı.Söylenenlere göre, her derde devaydı Hacıbaba. Çarşıdan hatta diğer ilçelerden hatta köylerinden gelenler vardı Hacıbaba'ya. Gelirken rastladığı insanlarla konuşurlar dönüşlerinde ise ağızlarını, gözlerini kapatırlar, hiç kimseyle konuşmazlar, arkalarına dönmekte yoktu, eve varana kadar osurmakta.

Bir gün Bilal Amca da gelmişti Hacıbaba'ya. Hacıbaba'nın çıtıllığında çok güzel şelek, sepet, harar tokalığı olurdu. Bilal Amca ihtiyaçlığı kadar kesmiş, oturmuş dinleniyordu. Tanımadığı giyim kuşamı başka yöreden olan bir bayan gelmiş, ellerini açmış, “Hacıbaba ne olur bana kız olsun, erkek olsun hiç fark etmez hayırlı bir çocuk nasip eyle” dediğinde; Bilal Amca “Tohumunu değiştir evladım tohumunu” der. Bayan duasına devam eder, Hacıbaba'nın ses vermesinden heyacanlanır, titremeye başlar. “Ey kurban olduğum Hacıbaba dil verdinde söyledin. Tohumu değiştirdim de gene olmadı.” der, ağzını, yüzünü baş örtüsüyle kapatır, arkasına bakmadan yola koyulur.

              KÖY KAÇKINLARI

Ahmet Gör Amca, elma toplarken, ağaçtan düşmüş ömrünün yarısını felçli olarak, yatağında yatarak geçirmişti. Ölmediğine şükreder, yine de yaşamından zevk alırdı. Tek arzusu, her gün yanına insanların gelmesiydi. Birisi yanına geldiğinde, sevincinden mutluluğu gözlerinden okunurdu.

Ahmet Amca, için en değerli insan yanına gelen insandı. Yanına gelemeyip de görmek istediği çok insan vardı. Şahsım, yanına sıkça uğrayan müdavimlerdendim. Eskileri yaşanmışları çok güzel anlatır, bizleri güldürürdü.

Köye her gün gidip gelenleri, hafta sonu gidip gelenleri, hiç gelmeyenleri tek tek sayardı. Seyrek gelen ve hiç gelmeyenleri “köy gaçkunları”diye sıralardı.

 

Ahmet Amca, köy kaçkınları kimler dediğimizde başlardı sıralayıp, saymaya:”Şıhlı da Keleşu Mehmet (emekli öğretmen), Çolaklı da Ömeru Mehmet (emekli öğretmen), Torunlu da Mamun Mehmet (emekli astsubay), Gıran da İmanın Mehmet (emekli bankacı), Ahmatlı da Ahmadın Mehmet (emekli sağlık memuru), Camiyanı'nda Murat Mehmet ( köy sitesi yazarımız), bir de bizim Salif Memet”derdi. Gerisi ben de kalsın.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile