ÜÇ GÖRELE

(Bu yazı 2000 yılında yazılmış ve ilk kez bir edebiyat dergisinin web sitesinde yayınlanmıştır. Özellikle Göreleliler tarafından beğenilmiş ve Görele web sitelerinde fotoğraflandırılarak okuyucuya sunulmuştur.) Sanki benimle birlikte, hatta benden de çabuk yaşlandı Görele. Acemi, tarih bilincinden yoksun ellerin dokunuşuyla önce bazı yapılarını, sonra sahilini yitirdi, çöktü, gömüldü. Sahile vurup rengârenk çakıl taşları üzerinde köpük köpük yayılan dalgalardan uzaklaştı. 

Eski yapılar korunamadan, dört duvardan ibaret çirkin beton yığınlarıyla yenilendi durdu. Ne çocukluğumun, ne delikanlılığımın, ne de iki sene önceki anılarımın geçtiği mekânları bulamıyorum geri dönüşlerimde. 

Ufkunuzu kuşatan Karadeniz’in enginliği çarşafı andırdığında huzur, boyunuzu aşan ve sıraya dizilip yarışan dalgalara vardığında endişe ve heyecanla adrenaline boğulurdunuz. Yakından baktığınızda başka, uzaktan baktığınızda bambaşka tatlar alırdınız kıyıdan engine, enginden kıyıya baktıkça. 

Dağların başından süzülüp yeşil örtünün üzerinden kuş uçuşu maviliğe; denizde kulaç atıp açılınca, maviliğin üzerinden yeşilin onlarca tonunu yalayarak dağlara ulaşana dek bakışlarınız.

Şimdiki beton iskeleden önce, dalgalarla boğuşup, kapışmaktan kapkara ve kaygan, eski bir ahşap iskele vardı. Kim bilir kaç on yıllıktı; üzerinde yürüyenlere incinirmişçesine ya da uyarı verirmişçesine gacırdayıp dururdu. Çivilerine varıncaya dek çürümüştü ve her gün bir yerinden kırılıp, gezinenlerin bir veya birkaçını, özellikle de dikkatsizlerini denizin serin sularına atardı. Yüzme bilenler içine düştükleri komik duruma gülerken; yüzme bilmeyenler boğulmak kokusuyla çırpınırken gözleri devrilir, ağızlarından, elbiselerinden sular sızarak taşınırdı kıyıya. 

Harap iskele yıkılıp yerine betonu yapılınca ne kadar da sevinmiştik. Meğer denizin bağrına ilk hançer saplanıyormuş. İskelenin karşısında kemer girişli, adını, unvanını unuttuğum, beş altı metre genişliğinde ve iki yanında kıraathane ve benzeri dükkânlarla pasaja benzer tarihi bir bina vardı. Dükkânlardan biri Deniz Yolları’nın acentesi idi ve vapur biletleri oradan alınırdı. Üst katlardan bir bölme de o zamanların vazgeçilmezi olan Şehir Kulübü’ne aitti. Daldasına (gölgesine)sığınır; çoluk çocuk gözlerimizi ufka diker, gece yarılarına dek açıkta demirleyecek vapuru beklerdik. 

Eğri posta açıkta demirleyince mavnalarla, kayıklarla bata çıka ulaşırdık iskelesine. Henüz binmişken sandallara deniz tutması başlardı. Güvertede navlunlarımızın üzerine uzanır, gökyüzüne yayılmış cıvıl cıvıl parıldayan yıldızları seyre dalar, deniz tutmasını savuşturmaya çalışırdık. Deniz tutması araba tutmasına benzemez, içini dışına çıkarır insanın. 

O binayı da yıkmış birileri.

Birkaç yıl park olarak yaşadı o alan. Tanımadığımız bir güzellikti park; eskinin değerini, kimliğini, pek anlamadığımızdan önemsememiş ve benimsemiştik yeniyi. Gözümüz papatyaya, mor menekşeye alışık olduğundan sarılı, kırmızılı ve geniş yaprakları yeni çiçeklere tav olmuştuk. 

Görele’yi boydan boya ilk geçişim, Yücel İlkokulu’na kaydımı yaptığım gündür. Meşhur Boklu Dere’yi görünce oldukça şaşırmıştım. 

Köydeki avu dallarından veya fındık ışkınlarından yapılmış tuvaletlerimiz açıkta idi ama pislik çite doğru akmıyordu. Kentin evlerinin içindeydi tuvaletleri ama orta yerde başıboş bırakılmıştı atıkları. Çocuk aklımla bu ne yaman çelişki, demiş, manzarayı bir hayli yadırgamıştım.

Yücel İlkokulu’nun yaşamımda elbette çok önemli bir yeri var. Çoğu rahmetli öğretmenlerimizin o yıllarda öğrettiklerini halen her kapıyı açan anahtar gibi kullanıyorum. 

Bir de elimizden tutup Hükümet Konağını, belediyeyi, mezbahayı, fındık fabrikasını, tarihin ruhunu taşıyan Görele Kalesi’nin kalıntılarını gezdirselerdi. Kim bilir onlar da hangi koşullarda ne acele ile yetiştirilmişlerdi? 

Büyük olasılıkla tarih bilgisi ile donanmışlardı ama tarih bilincinden yoksun bırakılmışlardı. O nedenledir ki, tarihin kahramanlık öykülerinden ibaret olduğunu, mekânların ve yapıların önemini kavrayamadık ve öğrenemedik o zamanlar. 

Sadece öğrenim yönünden değil, yaşamla, doğayla ve illa da denizle tanışmamda okulumun katkısı büyüktür. Karabatakların balıklarla saklambaç oynayışını, martıların ağlamaklı çığlıklarını ve güvercin sürülerini… Okulun bahçesinden izleyerek tanıdım. Görgü kurallarını, yurt sevgisini, yurttaşlık bilincini, tutumlu olmayı ve yardımlaşmayı da. 

Sabahtan akşama kadar okurduk. Büyük ve öğle teneffüslerinde denize girerdik. İlk önceleri yüzme bilmediğimden sadece denize giriyor, büyük dalgaların üzerinde savrulup çakıl taşlarıyla kucaklaşıyordum. 

Dizlerim ve burnum çizikler, yaralar içinde kalırdı bu yüzden. İçilecek denli temizdi deniz. Yüzme öğrendikten sonra açılmaya başladık. Bir keresinde Haşdağı’nı görecek kadar açılmış, sahile güçlükle atmıştık yorgun bedenlerimizi. İlk kez deniz üzerinden seyretmiştim yem yeşil dağları ve Görele’nin kiremit damlı evlerini.

Anamın ve köyümüzün kadınları keten ağartırlardı deniz suyunda. Anamlar, ayıp saydıkları için denize giremezlerdi. Keten toplarını denize serer, üzerinde tepinerek oyun niyetine iş yapardık. Sonara rengârenk çakıl taşları üzerine serer kurumalarını beklerdik.

O günlerin Görelesinin delileri bile kişilikliydi; matematik dehası Mollu, kemençe virtüözü Hasan, Deli Ali, Sığırlık Âlisi, Domacu, emi cıga (amca sigara) ikizler, Yeterin Hasan. Görele’de herkes ne kadar saygınsa onlar da o kadar saygındılar. 

İspirto şişesi ceketinin iç cebinden sarkardı Mollu’nun. Ama biz onun sarhoş halinden değil, soracağı matematik sorularından korkardık. Üniversite bitirmiş de delirmiş derlerdi ve okumayı delilikle eş tutup, okumuşu karalayanlar o zamanlar da vardı. 

Yeterin Hasan’ın Düzce yolu üzerinde öldüğü ve mezarının yatıra dönüştürülüp şifa dilenildiği söyleniyor şimdilerde. Gelecekten kehanette bulunur, “senin gözün yılan yeme var veya “senin gözün yılan yeme yok”, diyerek öldükten sonra neyle karşılaşacağını söyler, ameliniz ve feliniz hakkında bilgiler verirdi. 

Bunlar çocukluğumun Görele’sinin aklımda yer eden ve bugüne kalan anekdotları. Diyelim ki birinci dönem Görele’den kalma izler.

Ortaokul yıllarımdı, Alman marklarının girişiyle portakal, mandalina bahçelerinin, dutlukların sökülüp apartmanların dikilmesi başladı. Kentleşmenin zorunlu sonucu tarlaların, arsaya evirilmesi masum bir talebi karşılıyordu. 

Eğer tarihi doku korunsa bir sakıncası da yoktu belki.

Konak Düzü ve çevresi betonla kaplanırken heyecanla ve kıvançla izlemiştim bol çimentolu, köpük köpük akan yağlı betonun yol boyu serilişini. Kumlu, çakıllı yolların tozundan kurtulacak, medenileşecektik. 
Ortaokuldan sonra İstanbul’a attı yaşam beni. Yurdun dört bir yanı o yıllarda şantiyeye dönmek üzere başlama almıştı. Bilinçsizce ve hınçla bir betonlaşma gösterisi yaşanıyordu yurt coğrafyasının her karışında. 

Bundan Görele’nin de nasibini alması çok doğaldı. Her dönüşümde birinci Görele’nin özgün bir şeyini daha yitirerek, umarsızlık içinde ikinci Görele’nin yapılandığını izliyordum. Bu heyecan salgınında Hükümet Konağı ve Görele’nin tarihin en yaşlı tanığı, Salı günleri yurttaşların sığınağı koyu gölgeli, koca çınar da kurban edilmişti. 

Oysa tam da müze yapılacak, nesilleri, nesillerle tanıştıracak belgelerle donanacak kutsal bir mekân olabilirdi Hükümet Konağı. 
Yıkıla, kazıla, taşına taşına sahile kadar indi beton dolgular. Gölgeli ağaçları, mis kokan çiçekleriyle güzelce bir park yapıldı. Sıcaktan, nemden ve koşuşturmaktan yorgun düşen hemşehriler Karadeniz’in serin esintileriyle karşılaşmaktan memnun, demli çayları yudumlamaktan hoşnuttular. 

Her ne kadar halkacı kızlar, ağızlarından ateş saçan adamlar, duvarlarda uçuşan motosikletlilerin çadırları kurulamaz oldularsa da sahil boyu uzanan kumsala.

2004 Ramazan Bayramı’nda yine çıktı yolum Görele’ye. Gidip iskele üzerinde deniz havası alayım ve dağlara doğru bakayım dedim. Çürümüş hamsi kokusuyla karşılandım. İnadına yürüdüm içim dışıma çıkmasına karşın. İskeleye ulaşmıştım ki, bir de ne göreyim; ikinci Görele de tarihe karışmamış mı? Üçüncü Görele Kırım’ın karşısına taşınmış.

Doğrusu, Görele hep yeniden yaratılırken tarihini de taşıyabilmeliydi. Yan yana olmalıydı geçmişi ile geleceğin ruhu; doğanın bahşettikleri ile eski ve yeni mühendislik şaheserleri. O Görele ile seslenebilseydik çocuklarımıza, torunlarımıza ve kendimize tarihin izlerinde… 

Bakacaktık Görele’nin manzarasına ve tadına. 
Belki transit geçen için keyifli bir yolculuk olacak deniz boyu seyir hali. 

Yolların kıvrım kıvrım akmasından kurtulacak uzun yol gidenler. Ve on yıllar sonra çakıllı, kumlu bir kıyı şeridi de yaratır belki Kara Deniz’in hırçın dalgaları. Ne var ki tarihin izleri silindi. 

Dağ başlarında kuşaktan kuşağa ulaşırken toprak altındaki kalıntılar, üç beş yıl içinde bir daha görünmemek üzere silindi Görele’nin geçmişi. 

Dileyelim ki, Görele’yi değişime uğratanlar kaba bir mühendislik başarısı, siyasi bir gösteri peşinde değillerdir ve yaşama ilişkin kaygılar taşıyıp, yeşil ile mavinin kucaklaşmasını tahmin edebildiğimden çok önemsiyorlardır. 

Çevre bilincinin güçlendiği, çevreciliğin etkili olduğu dönemde Vandallara fırsat tanınmaz, at koşturulmaz sanıyor; kıyıların, doğal ve tarihi dokunun tahrip edilmesine sırtını dönemez kimseler diye umuyoruz. 

Görele orada, biz uzaklarda… Sesimiz, soluğumuz… 

Murat Mehmet UĞURLU