Okuma Üzerine Notlar

Yazan Murat Mehmet UĞURLU   Cuma, 06 Mart 2009


Henüz bebeklik dönemini yaşarken ve okumayı yazmayı öğrenmeden, yazılanlara çizilenlere karşı arsız bir ilgi başlamışsa, normal okurluk çizgisini çoktan geçmişsiniz demektir. Orayı burayı çiziktirerek karıştırmaktan zevk alan bebekler, büyük olasılıkla bıkıp usanmayacak potansiyel okurlardır. Genel olarak eğilimler, yetenekler ve beceriler çocukluk döneminde belirmeye başlar. Ailenin ve eğitimin katkısıyla bu belirtiler gelişir veya körelir.

Okuma alışkanlığı da ilk etapta bireysel bir özelliktir. Yaşıtlar sokaklarda cirit atarken o, okuyacak bir şeyler arar. Yolun ortasına düşüp çamura belenmiş bir kâğıt parçası bile dikkatini çeker, eğilir bakar yazılanlara. Bu alışkanlık zorla kazandırılamaz ve okuma tutkusuyla dolu birine de ne pahasına olursa olsun gem vurulamaz. Okuma eylemi baskı ve denetim altına alınmaktan, kısıtlanmış ortamlara sürüklenmekten kurtulamamıştır. Sanıldığı gibi bağımsız seçimlere bırakılmamış ve akıl almayacak engellerle karşı karşıya getirilmiştir. Kendi adıma ömrümün büyük bölümünü gizli gizli kitap ve dergi okuyarak geçirdim. İlçeden aldığım kitapları inek otlatırken bir solukta bitirir ve babam görmesin diye bahçedeki dikenliklerin (çort derdik) arasına saklardım. Üstüne üstlük bu yetmezmiş gibi babamın ezkaza görme olasılığını düşünüp uzaklardan bakarak kontrol da ederdim. Üstelik de babamın isteği üzerine göbeğim kurşun kalemin üzerinde kesilmiş biriyken.

Babamın denetimi ile başlayan kitap saklama oyunu bitti sanırken, daha beterinin içine düştüm. Bu kez de devlet babayla kovalamaca oynamaya tutuşmuştuk. Darbe olmuş, kaldırımlardaki gün ışığında pazarlanan kitaplar ansızın karanlıkların yüzü oluvermiş ve yaksalar listesine dizilmişler meğer. Saklayacak kadar az değillerdi ve diken ararları da yoktu. Daha faydalı (!) bir amaç uğruna, sobalara sokuşturarak ısınmak için kullandık yasaklanmış kitapları. Gecekondu mahallelerinde kanalizasyon şebekesi olmadığından kimilerini de bahçelerimizdeki lağım çukurlarına gömdük gübre niyetine.

Yurttaşların kendi elleriyle yok etmeye kıyamadıkları nice kitapların, dergilerin ve filmlerin meydanlarda üst üste yığılıp çöp dağları misali yakıldığına tanıklık etmiştir yakın tarihimiz. Kitapseverler de bu vahim ve trajikomik olayları bizzat yaşamamış olmalarına karşın, tarih sayfalarından izleyerek bilgi ediniyor olsalar gerek. Evlerinin bir köşeciğini kitaplara ayırdıkları ve sırf kitap okuma alışanlıkları var diye binlerce insan an ağır insanlık ayıplarına maruz kaldılar. Yine de okudular kaçak göçek.  Okuma, hoş bir serüven olduğu kadar riskleri de taşıyan tutkulu bir seçimdir aynı zamanda ve her musibeti de çekiverir ardı sıra. Önüne geçilemez, engellenemez bir iç sestir, okumaya ve kitap tezgâhlarına sürükleyen.

Aile büyükleri ve öğretmenlerin bile okul kitaplarının dışındakileri tehlikeli, sakıncalı, gayri meşru ilan etmelerinden sonra okur olma kararının ne anlama geldiğini kestirmek hiç de zor olmasa gerek. Birçok kanaat önderi de kendilerince yasaklı, zararlı, sakıncalı ve faydalı listeleri vererek okuma bekçileri kervanındaki yerlerini alıp, karşımıza dikilirler. Aklınızı ve fikrinizi kaile almayan ve sizi kandırılmaya hazır zavallılar düzeyinde ki bu değerlendirmeler kesinlikle yanlış, anlamsız ve görecelidir. Çünkü birinin faydalı listesi, diğerinin zararlılar sıralamasında yer alırlar. Ve siz, en yararlıdan da en zararlıdan da istediğinizi, aradığınızı bulmaktan öteye geçemezsiniz. Siyasi, kültürel, geleneksel ön fikirler, peşin hükümler ve koşullanmalar ince bir elek gibi her okuduğunu otomatik olarak ayıklar, aradığını ve işine yarayanı tutar. Metinlere öyle anlamlar atfedersiniz ki, yazan bile hayretler içinde kalabilir. Size ait, mensubiyetinizle ilgili ve sübjektif bakışınıza göre anlamlar yüklenir sözcüklere. Objektif olmak, tarafsız kalmak saf bir idealizmden öteye geçemez, ideali işaret etmekten başka anlam da taşıyamaz. Bu kaygılar yazarlara da yansır. Öncelikle oto sansür kıskacında sıkışmıştır yazarların çoğunluğu. Her akınla geleni, her gördüğünü kolayca yazamaz. Genel ahlak kurallarını, gelenek görenekleri ve yürürlükteki yasaları Demokles’in kılıcı gibi tepesinde hisseder. Tarih sayfalarını karıştırdığımızda da istilacıların ilk saldırdıkları ve yakıp yıktıkları yerlerin kütüphaneler ve bilim yuvaları olduğunu görürüz. Bu Vandal eğilim tüm saldırganların vazgeçilmez uygulamaları arasında yer almış ve insanlığın ortak hazineleri hunharca yok edilmiştir.

Okumak, yazmak eylemi, insanlık tarihin her döneminde yaratmanın ve yaşadığı topluma yeni değerler katmanın verdiği hazzın yanında, cesaret isteyen çileli, tehlikeli bir hobi ve uğraş olmuştur. Çünkü onlar birçok insanın duymak istemedikleri sözleri,  yüzleşmekten kaçındıkları konuları gözlerinin içine sokar, içerlek sinsi kaçışları dışa vururlar ve genele ifşa ederler. Bu yüzden yazılı yapıtlar, tüm insanları aynı oranda saran, heyecanlandıran, büyüleyen, coşturan bir gereksinmeye dönememiş ve üretilenler taraflı değerlendirilmeleri aşıp genel kabule mazhar olamamıştır. Kitap ve yazı düşmanlarının yanı sıra, muhalif kamplardan da birbirlerine karşı önemli engellemeler, kısıtlamalar, yasaklamalar, sansürlemeler olagelmiştir. Bir düşünceye sonsuz özgürlükler ve olanaklar tanınırken, diğerlerinin yok edilmeleri, yeryüzünden silinmeleri vacip kılınmıştır.  Yaşadığımız günlerde geçmişe oranla yasakların aşılması alanında oldukça yol kat edilmiştir. Ne var ki yeni engeller her zaman çıkagelmektedir. Gerek vergiler, gerekse kâğıt giderleri ve bilmediğimiz başka şeyler nedeniyle oldukça pahalıya gelen kitap ve dergi ederleri okurun karşısına dikilmiş, kitaplarla okurun arasında baş belası olarak durmaktadır.  Bu pahalılıkla başa çıkamayan okurlar özgürce seçim yapamamaktan hatta kitap ve dergilerin yanına yaklaşamamaktan muzdariptirler. Bu çıkmaz sokak yazarların verimliliğini ve konu seçimini de etkilemektedir mutlaka. Bu arada çok ilgimi çeken bir konuya değinmeden geçemeyeceğim. Birçok tüketim maddesinde karaborsa ile ederlerin artması gündeme gelirken, kitap korsanı tam tersine işlemektedir. Orijinalinin çok altında ederlerle piyasaya sürülerek okurla buluşturuluyor kitaplar. Ahlaki ve yasal boyutu bir yana, okura katkısı ile düşündürücü bir yöntem olarak gündelik yaşamımızda yerini almış, tersine işleyen çarpıcı ekonomik bir fenomendir kitap korsancılığı.

Gerek ödül, gerekse ceza vererek okumadan haz almayan birine de zorla okutamazsınız sanırım. İnsan seçimlerini, yönelimlerini belirleyen temel motivasyon, insanın arayışlarıyla yakından ilişkilidir. İçinde bulunduğu toplumdan beklentileri ve o topluma vermek istedikleriyle, daha doğrusu dünya görüşüyle ilgilidir. Yukarda da değindiğim gibi okuma; halkımızın çoğunluğu tarafından, okul sıralarıyla ve müfredat kayıtlarının ezberletildiği öğrencilikle sınırlı tutulmak istenir. Özellikle bizim geleneklerimiz okullu olmayı teşvik eder gibi görünse de kitabı ve okumuşu ukalalık ile tehlikeli boyutu arasında bir yere koymakta ısrarcıdır. Bu düşünce de her nasılsa halka birilerince dayatılmıştır aslında. Okuyanın aklının kanalları genişler, yaşamı anlamak ve anlamlı kılmak üzere olmadık, akla gelmedik bilgiler ve deneyimler elde eder. Ve okuyanın mutlaka söyleyecek sözü, hiçbir düşünce beyan etmese de soracak sorusu bulunur dağarcığında. Konuşana, soru sorana iyi gözle bakılmaz. “Söz gümüşse, sükût altındır.” Konuşan, bilen hoş karşılanmaz çünkü bunlar, durduk yerde pişmiş aşlarına su katarlar düzenbazların. O nedenle baştan lanetlenmelerinin, işe yaramaz gevezeler olduklarının vurgulanması elzemdir.

Burada istatistikî bilgilere yer vermekten yana değilim. Ancak okuryazar (okula gidip okumasını ve yazmasını öğrenen sayısı) oranımız ve kitap, dergi, günlük gazete okuru rakamlarının hiç de iç açıcı olmadığını hepimiz biliriz. Öyleleri vardır ki, tiryakisi olduğu sigaranın bile yazısını değil ambalajını tanır, bilir. Okumak arzusunu taşımasına karşın, kitaplara uzaktan bakan, evine kadar getirip sayfaları açamayan iki arada bir derede kalanlara ne demeli. İki uç arasında gidip gelmektedirler. İçinde bulundukları koşullara muhaliftirler ama yeterli cesaretleri yoktur. Tam yol ayrımına gelmiş iki yana bakar durumdadırlar. Tembellikleri, ikircimli bir davranış içine sürükler onları. Gündelik yaşamlarındaki uyuşukluk ve karasızlık okumalarına da yansır. Hem kendileri yürümekte zorlanır hem de biraz umut var oldukları için önleri sıra gidenlere ayak bağı olular.

Birkaç sözle de kitap seçimi ve okuma yöntemlerine değineceğim. İlk seçimlerimizde pek de yalnız olamamışızdır. Dikkat çekilen moda yazarlar (Nobel almış yazarlar ve ödülleri, klasikler vb.) siyasi eğilimler, ulusal ve uluslar ararsı ölçekte kendimize yakın gördüğümüz kişilerin düşünceleri tercihlerimizi mutlaka etkilemiştir ve etkilemeye de devam edecektir. Görünürde herkes okumanın, yazmanın erdeminden söz eder. Okumanın kutsal bir görev olduğu yinelenir durur. Herkes dünya görüşü, elinden geçen kitaplar, duydukları vb. doğrultusunda okuma listeleri önerir. Başka tatlar arayanlar da arkadaşlarına ve dostlarına okunacak kitap, dergi, gazete vb adları sormakta beis duymazlar. Bu durum son derecede normal ve vazgeçilmezdir. Ama herkesin kafasında, dilinin ucunda kendi meşru literatürü dizilir. Yanında da yasaklı, günahlı, asla kapağı açılıp okunmaması ve zinhar uzak durulması gerekenleri yer alır. İnsan ömrü de maalesef tüm basılı belgeleri okumaya yetmeyeceğinden, söz konusu ayrımları kullanmayı yeğleriz. Dünya görüşümüz olgunlaştıkça, kitap kapaklarındaki tanıtıcı yazıları, fihrist (içindekiler dizini) leri, belirli yayınevlerini ve yazarları izlemekte olduğumuzu görürüz. Konuya böyle yaklaşınca okunacakları eleyerek, okuma süresini ekonomik kullanmak gibi bir kazanımımız olacaktır. Yine de yöntem gereği ayrım yaparken bazı kitapları ve düşünceleri fetişleştirerek diğerlerini elimizin tersiyle reddetme yönündeki yanlış eğilimlere prim verilmemesi gerektiği kanısındayım. Bazen bir kitabın sadece üç beş satırının bile ufkumuzu genişletecek ileti ve bilgiler verdiğine tanık olur, kafamızı kurcalayan çok önemli soruları yanıtladıklarında hayretler içinde kalırız. Çok şey umduğumuz bir kitaptan da keçiboynuzu kadar tat alamadığımız olmuştur elbette.

Okurken nelere dikkat etmeli, neler yapmalı ki okumalarımız verimli olsun, en üst düzeyde faydalanalım?

Önemsediğimiz satırların altını çizmek ve not tutmak birçoğumuzun vazgeçilmezidir.  Her satırı aklımızda tutmamız, belleğimize kaydetmemiz mümkün değildir. Aradan geçen zaman sadece kırıntıları tutmaya izin verir. Oysa gelecek günlerde tekrar aradığımızda bulacağımız, elimizin altında paslı kilitlere emanet edilmiş değerli eşyalar gibidir notlar. Satır altlarını çizmeyi onaylayanlar kadar, yasaklayanlar, uygun bulmayanlar da var. Seçim, elbette okuyucunundur.  Kolayına ve yaptığı işe, okuma amacına göre birini seçer. Çizme konusundaki her iki tezinde haklı oldukları yanları gözden uzak tutmamak gerek. Satırları işaretlenmenin yanlışlığını vurgulayanlar, orasını burasını çiziktirerek kitaba yazık edildiğini; altı çizili yazıların, okuyanları koşullandıracağı, yönlendireceği, yazıya ilişkin peşin hükümler yaratacağı ve okuma sonunda metinden çıkarılacak değerlendirmeleri, karar verme özgürlüğünü zedeleyeceği görüşündedirler. Bir bakıma haklılık payları da vardır. Kitap okuru karşısında, okur kitap kabı karşısında özgür ve önkoşulsuz teslimiyet içinde konumlanmalıdırlar. Çizili yerler bir bakıma esir alma, yönlendirme gibi algılanabilir. Aslında satırların altı, ilerdeki bir zaman yapılacak hızlı okumalarda kullanılmak ve önemsediği düşünceleri başkalarıyla paylaşmak amacıyla çizilmiştir. Ayrıca, sürekli evimizde bulunduracağımız ve gerektikçe yeniden göz gezdireceğimiz bir yapıtı kolayımıza geldiği kullanma hakkımız da vardır sanıyorum. Zaten başkalarına ve umuma ait yerlerdeki (kütüphane gibi) okumalarda eldeki yapıta zarar vermek yasaktır, adaba ve ahlak da aykırı olduğu için çizmek bir yana nokta kadar işaret bile konulması doğru değildir.

Okurken, mutlaka defter ve kalem bulunur elimde. Üşenirsem çizerim satır altlarını, çok önemsersem mutlaka yazarım. Fazlaca tembellik edip her ikisini de yapmadığım olmuş ve sonunda telafisi mümkün olmayan büyük pişmanlıklar duymuşumdur. Özellikle yazan kişiler bol bol ve usanmadan not tutmalıdırlar. Yazdıklarımız, okuduklarımızın bizdeki yansımaları, birikimleridir ve onlardan çokça alıntı verir, onlara göndermeler yaparız. O nedenle de ulaşacağımız yerlerde, notlarımız arsında bulunmaları zorunludur. Her iki görüşün de doğru ve haklı yanları vardır. Her satırın altını çizerken bu serzenişi anımsarım ama yine de çizerim. Çünkü çizmek, not etmekten daha kolaydır. Okumalarda önsözün okunup okunmaması üzerine de farklı öneriler aldım. Okunmalı diyenler, kitabın içeriğini bilmenin okumayı ve anlaşılmayı kolaylaştıracağını vurgularlar. Okunmamasında ısrar edenler, ön fikir alınınca yorum, objektiflik, sürükleyicilik ve kitabın büyüsü vb. kaybolur, okuma amacından uzaklaşır tezini savunmaktadırlar. Her iki görüşün de dikkate alınması doğru olur. Eğer henüz bir fikrimiz oluşmamışsa ve her okuduğumuzu doğru sanıyorsak, özellikle önsöz okumak tehlikeler barındırır. Kitabın içeriğini yazarın tavsiyeleri doğrultusunda anlamaya ve anlamlandırmaya hazırlamış oluruz zihnimizi.  Fakat ben kendimizden eminsek, ne aradığımızı ve aramadığımızı biliyorsak önsözü okuyarak kitabın tamamını okumak zahmetinden kurtulur, daha önemli bir yapıta yönelme fırsatını yakalamış oluruz. Dikkate alınması zorunlu hassas bir konu da, kimin olursa olsun hiçbir yapıtı “zehirli” kategorisine alıp, yasaklı damgası vurmamak gerektiğidir. İstemeyen, beğenmeyen zaten alıp okumaz onu. Bir kez damgalamaya kalkıştınız mı nerede duracağınızı bilemeyeceğiniz gibi karşı damgalamanın önünü de açmış olursunuz. İki ucu kırpılan ve gittikçe kısalan bir nesnenin bitişini hızlandırmaktan başka işe yaramaz girişiminiz.

Yurdumuzdaki okuma oranlarının gazete, dergi ve kitaplardan yansıması uygulanan politikaların sonucudur. Yıllar süren periyodik baskıcı rejimler ve her hükümetin eğitim sistemi üzerindeki bitip tükenmez yapboz girişimleri adeta okur genetiğini bozmaya yönelmiştir. Elde edilen istatistikî bilgiler de bu çabaların boşa gitmediğinin açık göstergeleridir. Kültürel dokumuzun niteliğini iç açıcı bulmayanlar bari onarılmaz hatalar yapmaktan kaçınsınlar istiyorum. Zaten sancılı bir iş olan okumaya, en azından okurların kendilerinden olmayanlara hoşgörülü ve saygıda kusur etmemesini bekliyorum. İçinde bulunduğu toplumun ve dünyanın geçmişi ve geleceği ile ilgili merakla dolu biridir okur. Bu okur gerekirse, gidişata katkı yapmak arzusuyla da dolu ise ister istemez okumak ve öğrenmekten başka çaresi olmadığını görecektir. Böyle bir niyetle uğraşa soyunanların yolunu açmak düşer bizlere.

Gerek maddi, gerekse manevi yönden göründüğünden zordur okur olmak. Yaşamın her alanında karşılaşılan yolculuk burada da sürer acemiliklerle, yanlışlara, yanılmalara düşmelerle, kimi zaman doğru rehberler eşliğinde, kimileyin deneme yanılma yoluyla olgunlaşarak ve neşeyi, kederi de tadarak.Murat Mehmet UĞURLU