MANAS DESTANI

Uzun yıllar sadece adını duyduğum Manas Destanı’nı henüz ilk sayfalarını okurken yazmaya  karar vermiştim.  Umdum ki yazdıklarım işe yarar ve benim gibi meraklılarda bilgi kırıntıları bırakır veya dayanılmaz bir derinleşme isteği yaratır. Bazı bölümleri okuduğum kitaptan, kimi bölümleri internetten derledim. En vazgeçilmezi, böylesi bir Destanı, yaşamı paylaştığım kişilere ulaştırmayı görev bildim.

Kırgızların Milli Destanı, dünya edebiyatının da sayılı şaheserlerinden ve en uzunu olan Manas Destanı, adını, destandaki kahramandan alır.

Ünlü Türkolog Wilhelm Rodloff (1837-1918) Manas Destanı’yla ilgili ilk derlemeyi, Kırgızistan’ın Tokmak şehri güneyindeki Sarı Bağış boyuna mensup bir Manasçıdan 1869’da yaptı. Radloff’un derlediği yedi bölümlük Manas Destanı, toplam 11 bin 454 mısradan oluşuyor. Fakat Manasçıların okuduğu dize sayısının, 16 bin mısra civarında olduğu belirtiliyor.

Radloffun “Manas”a yazmış olduğu 26 sahifelik önsöz “Manas” destanından ziyade genel olarak destanların mahiyeti hakkında olup ancak bu münasebetle Türk destanlarına ve Türk şiirine temas eder.

Kırgız Türkleri arasında doğan Manas Destanı Kazak-Kırgız Türk kültürü içinde bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Destanın XI ile XII. yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir.  Manas Destanı’nda Kazak-Kırgız kültür,inanç ve kabullerinin tamamını görebiliyoruz. Bazı varyantları 4oo.ooo mısra olan Manas Destanı,Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız  kültürünün belgeseli niteliğindedir.

Manas Destanı daha sonra 1958 yılında Sagımbay Orozbekoğlu tarafından dört cilt olarak yayımlanmıştır. Bugün kısaltılmış Manas’a bir göz atan kimse, henüz yazılı dili olmayan bir halkın yüzyıllar boyunca böyle dev gibi manzum destanı nasıl koruyabildiğini merak ediyor. 

Batı dünyasında “Manas Destanı” hakkında çalışma yapan diğer bir bilim adamı da L. Von Almasy’dir. Bu bilim adamı “Manas Destanı”nın el yazması bir nüshasını görmüş, bundan istifade etmiştir. Bu hususta yayınlamış olduğu bir makalesinde; “Manas”ın yirmi bin beyit; “Semetey” ve “Seytek” destanlarının da otuz bin beyitten ibaret olduğunu ve hakiki halk destanı olan bu eserin İslami tesirler altında kaldığım yazmaktadır. Destanın bütün varyantlarıyla planlı bir şekilde yazıya aktarılması 20. asırda mümkün olabilmiştir. Destanın birinci bölümü meşhur Manasçı Sagımbay Orazbakoğlu’nun ağzından 1922-26 yıllarında kaleme alınmıştır. Bu manasçının ölümünden sonra Sayakbay Karalayaev’in ağzından destanın 3. kısmı eksiksiz bir şekilde yazıya aktarılmıştır.

Kırgız Türklerinin dünya edebiyatına kazandırmış olduğu ve dünyanın en büyük destanları arasına giren “Manas Destanı”nın Türkiye’de tanınmasını sağlayan Abdülkadir İnan’dır. Abdülkadir İnan “Manas Destanı”nı değerlendiren makaleler yanında nesir olarak da Türkiye Türkçesine kazandırmıştır. Bu eserleri 1972-1992 yılları arasında üç kez basılmıştır.

Çin tarihi kaynaklarında M.Ö 2.yüzyıl’da Kırgız adı “Gengün” olarak geçer. Çince’de bu kelimenin “Kırgız” anlamındadır. Büyük Hun İmparatorluğuna M.Ö 2. asırda girmiş olan Kırgız Türkleri, Büyük Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra III. Yy da “Hakas Devleti” adıyla bilinen büyük bir devlet kurmuşlar.

Kırgız Türkleri VII. Yy. Göktürklere tabi olmuşlardır. Göktürkler için Kırgız Türklerini itaat altına almak oldukça zor olmuştur. Bilge Kağan, Kül Tegin ve Tonyukuk kitabelerinde Kırgız Türklerine yapılan seferlerden bahsedilmektedir. Uygur Türkleri ile VIII. asırda ittifak kurarak Göktürk devletini yıkan Kırgız Türkleri, bir asır sonra Uygurları sürerek “Kırgız Devleti”ni kurdular.

16-17. asırda Kalmuk ve Moğollara karşı mücadele veren Kırgız Türkleri, 18. asırda Türkistan’da oluşan hanlıklara tâbi oldular. Kırgızistan 1860-1881’de Ruslar tarafından işgal edilmiştir. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nde meydana gelen büyük çözülme ile Kırgız Türkleri bağımsızlıklarına kavuşmuştur.

Bugün “Kırgız Cumhuriyeti”nin yer aldığı coğrafi mekân ana hatlarıyla şöyledir: Güneyinde Tanrı dağları, kuzeydoğusunda Isık gölü yer almaktadır. Kuzey sınırlarından Çu ve Talas nehirleri akar, güneyinde Çin Halk Cumhuriyeti, batısında Özbekistan Cumhuriyeti, güneybatısında Tacikistan Cumhuriyeti, kuzeyinde Kazakistan Cumhuriyeti bulunur. Kırgız Cumhuriyeti’nin başkenti Sovyetler Birliği döneminde Frunze’dir, bağımsızlığını kazandıktan sonra başkenti Bişkek olarak değişmiştir.

Kırgız Türklerinin bağımsızlığa kavuşması ile Türkiye’de Kırgız kültürüne ilgi artmış ve bu yönde yapılan çalışmalar daha da yoğunluk kazanmıştır. Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali ,Radloff tarafından derlenen “Manas Destanı”nı Türkiye Türkçesine aktarmıştır. Keşen Yusupov’un nesir olarak yazdığı Manas metni Prof. Dr. Fikret Türkmen ve Alimcan İnayet tarafından Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. Ayrıca Prof. Dr. Fikret Türkmen’in “Manas Destanı Üzerine İncelemeler ve Çeviriler I” adlı eseri yayınlanmıştır.

Yaratılış Öyküsü İle Başlayan Yolculuk

Her toplumun bir yaratılış öyküsü vardır ve bu kısa yazıda Türklerin yaratılış öyküsüne antrparantez olarak kısaca yer vermek istiyorum. Manas Destanı bundan  sonra yine devam edecek.

Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen”e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi: Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım.  Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım. Su içinde yaşayan  Ak  Ana, su  yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen”e şöyle  dedi: Yaratmak istiyorsan   Ülgen, Yaratıcı  olarak  şu kutsal  sözü öğren: De ki hep,” yaptım oldu ”  başka bir şey söyleme. Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme. Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen”in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. İnsana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : ” Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.” Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş. Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandışire”ye balıkları denetleme görevi vermiş.

Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya, güneşe, etekleri dünyaya değmeyen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş. Dünya altı günde yaratılmıştı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmıştı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ay’la güneşten başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü” insanoğlu bu olsun, insana olsun baba.” dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana “Erlik” adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik”in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu.

Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi. Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik”in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi. Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere”yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut”lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardırış destanının yakın varyantı niteliğindedir. XIX. yüzyıl’da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir. Altay efsanelerinde, büyük bir okyanusun ve suyun esas olmasına rağmen, onlara göre insanoğlu, sudan yaratılmamıştı: İnsanoğlu aslı yine topraktı tanrı ülgen deniz üstünde gezerken yüzen bir kara parçası görür. yaklaştığında toprağın üstünde balçığı farkeder. Düşünür ki bu insan olsun o düşündükçe çamur insan suretine bürünür. Hikayenin devamında bu ilk insan olan erlik ülgene ihanet edecektir. bu noktada tespitime göre nur ile çamur arasındaki farka işaret vardır.)

Keldibek Kırgız Türklerini ünlü manasçılarındandır. Bilindiği kadarıyla 1750 yılında doğmuştur. Söylence bu ya, O anlatmaya başlayınca çobanlar sürülerini bırakıp obaya dönerler, hayvanları da arkalarından Manas’ı dinlemeye gelirler, kurtlar bile sürülere dokunmazlarmış. Anlaşılan o ki Manasçının anlatım tekniği ve üslubu onun destan kadar önemlidir.

Denilmez mi; fıkradan daha çok fıkra anlatımı öne çıkar. Manasçılar için de bu koşul geçerlidir. Anlatım teknikleri bakımından manasçılar da değişik ekoller söz konusudur. Manasçılık ekollerini inceleyen Muhtar Avezov iki temel ekolden söz eder.

a) Narın Ekolü

b) Karakol Ekolü

Kalim Rahmatilün ise manas ekollerini üç başlık altında toplar

a) Isık- Köl Ekolü

b) Tiyanşan Ekolü

c) Tüştük Ekolü

Bir başka bakışa göre sınıflama yapan Prof. Dr. Raisa Kıdırbayeva manasçıların yetişmiş oldukları coğrafi bölgeleri esas alarak dört ekol belirler.

a) Çuy Ekolü (Keldibek, Balık, Naymanbay, Akmat)

b) Isık-Köl Ekolü (Nazar, Çoyuke Sayakbay, Şabay Acizov, Mambat Cokmorov’dur.)

c) Tiyanşan Ekolü (Sagimbay, Şabak, Irısmendiyov, Bayımbet, Abdırahmanav, Togolok, Bağış Tımbek, Aktan Tınibekoğlu)

d) Tüştük Ekolleri (Canibay Kocake, Dosu Taşmetov, Kalbek Cumaagulov, Togaybek, Muratov ve Çal kadıkoy.) olarak sıralar.

Manasçılıkta ustalığa doğru yükselmeyi ölçü alan aşamalarda vardır. Kırgız Sovyet Ansiklopedisi’nde Manasçılar, Manas’ı tam olarak bilip bilmemelerine, anlatım tekniklerine, destan okuma yeteneğine göre dörde ayrılır. Bunlar:

1) Çon Comokçu ( büyük manasçı)

2) Çunagı manasçı (gerçek manasçı)

3) Camakçı manasçı (vasat manasçı)

4) Üyröncük manasçı (çırak manasçı)

Manas’ı başından sonuna kadar bilen, söyledikleri yeni bir varyant sayılan, destanın aslından ayrılmadan olaylara yeni unsurlar katan, kopuzu mükemmel bir şekilde çalan ve sanatkârane üsluba sahip olan manasçılara “Çon Comokçu” denilir. Ünlüler arasında Keldibek, Tımbek, Çoyoke Sagimbay ve Sayakbayilk akla gelenlerdir.

Destana hakim, ancak kendiliğinden katkılar yapamayan manasçılara “Çımgı Manasçı” denilmiştir. Gerçek manasçılar destanın bir bölümünü iyi bilirler. Örneğin M. Musulmankolov. Togolok Moldo, Ş. Rismendiyev gerçek manasçılardır. Üyröncük manasçı ise büyük manasçılardan destan söyleme ustalığım öğrenme ve destanda geçen olayları ezberleme aşamasında olanlardır.

Manasçılık geleneğin de, âşıklık geleneğindeki gibi biri atışma, diğeri görülen rüya üzerine mesleğe başlanır. Manas’ı en güzel kim anlatırsa atışmayı o kazanır. Manasçılık geleneğinde, manasçılar,  rüyalarının yönlendirmesi sonunda anlatıcı olduklarını dile getirirler. Manas okumaya başlamadan önce hemen bütün manasçılar: “Düş gördük, düşümüzde Manas da vardı, onu için Manas Destanı’nı okumaya başladım” derler. Manas, rüyalarına girdiği insanlara o günden sonra kendisini, kendi tarihini, destanını anlatmasını telkin eder. Görülen rüya ile destancılığa ve âşıklığa başlama motifi Türk dünyasında oldukça yaygındır.

Manasçılık mesleğinde usta – çırak ilişkisilişkisi esastır. Çırak destanın bölümlerini, Manas’ın geçmişini, kopuz çalmasını, manasçılık için gerekli bütün esasları ustasından öğrenir. Çırak ustasının her türlü hizmetinden sorumludur. Ünlü manasçılardan Tımbek Congbaş’ın; Sagimbay Keldibek’in; Sapak Balık’ın; Akbat Sagımbay’ın çırağı olmuştur.  Manas Destanı bu gelenek çerçevesinde asırdan asıra unutulmamış ve günümüze kadar ulaşmıştır.

Sıraladığımız ekollerin her birinin kendine özgü öyküleri vardır ve biz bunlardan birini seçmek durumundayız.  İşte seçtiğimiz öykü içindeki Manas Destanı.Çok eski zamanlarda, Kervan devrinde, gün ışığında Tulpar eşinirken, ay ışığında kemerini çıkartamadan at üstünde kuş uykusu uyuyan erler zamanında, aç arslana benzeyen suratıyla, düşmana saldıran, bayrağı gökyüzünde dalgalanan, şanı âleme yayılan, başından ak kalpağı çıkmayan, binere tulpar dayanmayan, kükreyerek yaşayan, Kırgız denen çok eski bir millet yaşardı. Onların bayrağı gökmavisi idi. Dostlarından çok düşmanları vardı. Bir zaman Tanrı Dağı’ndaki eski Kırgızları yöneten, halkının şanını uzaklara duyuran Karahan adlı Han, tahta geçti. Oğuz Destanı’nda Kara Han Oğuz Han’ın babası, Manas’ın ise dedesidir. Manas babası Cakıp Han’a ecdadını sorduğunda o şöyle cevap verir: “Ecdadımız Kırgız Türkleridir. Onlar, Çinlileri kovup büyük bir coğrafyaya hükmetmişlerdir. İlk atamız Karahan’dır. Karahan’dan bütün Türkler türemiştir. Karahan’ın oğlu Oğuz Han’dır; biz de onun neslindeniz.” Destanda Kırgız Türkleri soylarını Karahan’a bağlamıştır. Onun kahramanlığı söz ile anlatılamaz; zenginliği de tarif edilemezdi. Şöhreti gökyüzündeki yıldızlara ulaşmıştı.(Devam edecek) Murat Mehmet UĞURLU