Genç Anamın Günlüğü

Bu yazı ile genç anama ilişkin anımsama ve günümüz genç analarının gündelik yaşamlarına değinme amacındayım. Aynı zamanda dillere pelesenk edilen uyduruk ve realiteden uzak “Anadolu Kadını” tanımlamasına kısacık da olsa birkaç sözcükle reddiye olarak değinme anlamına da kabul edilebilir.

Anam, Anadolu’nun kuzeyinde Kara Deniz boyunca uzayıp giden yeşil yamaçlarda tutunmaya çalışan direngen fidanlarla yan yana, çalışkan ve yerine göre çilekeş, gününe göre eğlenen cevval gelinlerden biriydi. Dört mevsimi doyasıya yaşar, her günün içini dışını doldururdu gücünün yettiğince, aklının erdiğince, babamın yanı sıra. 

Anamın günlüğüne uymayan, babamın yanındaki konumuna taban tabana zıt bir tanım dolanır ortalıkta “Anadolu kadını” denilince. Tek tip, salt çile ile yoğrulmuş, ağzı var dili yok, cismi var ismi yok, kişiliksiz, köle statüsünde  klişe  karakterler çizilir. Bu düşünce sahiplerine göre; bedeninden ve bedeni üzerinden ürettikleri hesaba alınmayan ve bedeni ile düşünceleri yok sayılan bir kadındır “Anadolu Kadını”.

Üstelik kadın karakteri üzerinde yoğunlaşınca yazılan çizilen, erkek tipi kaynar arada. Hiç sözü edilmediği halde, ceberut, baskıcı, sadist, kadınının üzerine basıp ezen bir “Anadolu Erkeği” canlanıverir belleklerde. Böylece; cefakâr, her şeyi karısı ve çocukları üzerine kuran “Anadolu Erkeğine” de hiç hak etmediği halde insafsızlık yakıştırılmış olur. 

Ezik, çocuğa, tarlaya ve işe bulanmış bir kadın koyunca tabloya, yanında, ister istemez tam tersi, kontur kişilikte bir erkeğe yer açılmış olur.Oysa Anadolu kadını da  evrensel kadın tiplemesinin ayrılmaz parçasıdır. Fabrikanın gülü, klimalı ofislerin beyaz yakalıları da kendilerince, içinde bulundukları koşullar çerçevesinde dertli ve çilekeşlerdir. Sigortasız, sendikasız ve sıfır sosyal güvenceli işlerinde ömür tüketirler. Azınlık teşkil eden ayrıcalıklı kadınları saymazsak (biraz dik başlılıkları, biraz da hayatı paylaştığı erkeklerin kadına, dünyaya bakışı ile sağladıkları istisna konumları ayrı tutulursa), dünya coğrafyasındaki kadınlar ortak kaderi paylaşmaktadırlar.

Aslında erkekler de en az kadınlar kadar çilekeştirler. Bir kez adları çıkmış kahvelerde gönüllerince eğlendikleri yolunda. Rivayet, belleklere kazınınca paslı harflerle; söküp atmak, doğrusunu kakmak pek de kolay olmuyor. Genel kabulü kırmak başka konularda nasıl zorsa, kadın erkek konusu da yeniden tartışılıp, bakış açısını değiştirmek oldukça zora koşulur.

Kadını erkekten ayırmak, kadını erkeğe düşman etmek birçok olayı örtbas etmeye yol açar. Nifak tohumlarını aile içine serpince ve tutturunca dışarı taşacak olumsuz gelişmeleri kaynağından kurutmuş olursunuz. Seven kadın düşman olur kocasına. Törpülenir, örselenir, kirlenir sevgisi ve koyu, rezil bir taassubun tutsağı olur. Sevgiyi aldınız mı insanların elinden, kös bir yalnızlığın içine bıraktınız mı; karıyı kocaya düşman ettiniz mi, onları daha rahat yönetirsiniz.

Çile problemini ters yüz edip karı koca arasına indirgeyin, bir de Anadolu’ya sıkıştırıp, suçlu olarak Anadolu erkeğini mahkûm edip sonucu genel kabul halinde onaylatın. Durmaksızın temcit pilavı periyodunda her ortamda yenileyin¸ebedi iktidar sizindir.

Kadınlarımız ve erkeklerimiz geleneksel yaşam kuralları arasına sıkışmışlar, çoğunluk, yasalardan, yasaların verdiği haklardan habersiz, haberli olanlar da kullanmaktan uzak durur, öldürücü mikroplardan kaçarcasına sakınırlar değişimden. Gelenekle, atadan anadan öğrenilmiş, tembihlenmiş, alışılmış kurallar, yasaların ayrıntılarına tercih edilir. Ne erkek baskındır ne de kadın edilgindir birbirlerine karşı. Yaşamın çizdiği yolda üzerlerine düşeni yapmaktadırlar. Düzen içinde düzen icat etmemek, eski köye yeni adet getirmemek üzerinedir bütün çabaları.

Kadın ve erkek; köylüsü, kentlisi, okumuşu ve okumamışı; her iki cins de ezel ebet süregelene uymaktan öte yaşamayı deneyemeyen, gönülleri ve hayalleri kırılmış, isyanlarını içlerinde yaşayan, dışarı karşı boynu bükük tutsaklardır, kurbanlardır. Anamla babamdan gördüğüm, gündelik yaşam kotarılırken kadın, eyleyen kişiliğiyle de  konuşan kişiliğiyle de babam kadar asıl elemandı. Keza köyüm bütün kadınlar da kocalarıyla ortaklaşa verirlerdi kararlarını. 

Sosyal bütünlüklü bir olayı sadece “Anadolu Kadını ve Anadolu Erkeği” ne yüklemek art niyetten, cahillikten, doğru düşünememekten başka anlam taşımamaktadır. Daha da kötüsü dışardan gelecek tüm sözlü ve eylemli sataşmalara muhatap olarak erkek ileri sürülür ve savunma yükü erkeğe verilir.

Sonuç olarak, erkek birkaç kez ortalara çıkmak zorunda kalınca hırçınlaşır, saldırganlaşır. Dışardan gelecek tehlikeleri henüz gerçekleşmeden evde bastırma gayretine düşer. Dolayısıyla baskıcı bir görüntü çizmiş olur. Görev ve sorumluluk karmaşası içine düşen erkek, ne yapacağını bilemenin şaşkınlığını şiddete dönüştürebilir de.Çoğu kadın bu durumun bilincindedir. Kocasının veya oğlunun kaygılarını anlar, ona yardımcı olmak için debelenir durular. Hoşgörü ve sabırları o derece engindir ki, bu tevekkül uzaktan bakıldığında, boyum eğme, hak mahrumiyeti ve kölece bir itaat gibi algılanır.

Gündelik yaşamları içindeki hangi tarlaya gidilecek, kimin imece sırası verilecek, hangi ağaçlar kesilecek, hangileri budanacak, hangi inek satılacak kararlarını birlikte alırlardı.Biz ne denli varsak yaşamın içinde, söz ve karar süreçlerinde neresinde duruyorsak yurdumuz ve dünyamız olaylarının; onlar da aynı konumdadırlar.

Anam, sabah kalkar, bucaklığa konuşlanırdı; tencere tabak,  un hamur, pancar çorbası, darı ekmeği ve inek yalı üzerine kurulu işlerini yoluna yordamına koymaya. Cırt çalıları ocağa kayar, varsa bir parça çıra ile tutuşturur ocağı ve sacayağı sürer ocağın orta yerine. Ardından kalın “yarmaçaları kayar”dı sacayağın aralarına eşitçe.

Anamdan (yirmi iki yaşında evlenmiş) bir anekdot:

“Henüz çocuk yaştaydım Tahsildar gelecekmiş dediler. Tahsildar, mal (büyük ve küçükbaş hayvan) sayımı yapar, mal balı vergi yazardı. Yalnız yeni doğmuş danalar, kuzular, oğlaklar sayım dışı tutulurdu. Bizim keçiler yeni doğurmuştu. Hemen ahıra koştum iki inekle yeni doğurmuş keçileri Fidelik kenarındaki obuza sakladım. Seğirterek (koşarak) eve döndüm. Oğlaklar yürüyecek durumda olmadığından ahırda kaldı.

Biraz sonra tahsildar geldi, ahıra indi, malları saydı.Evde de benden başka kimse yoktu.

Oğlakları görünce bana döndü, ‘hani bunların anları?’ dedi.

Hemen cevabı yetiştirdim; ‘Onları başkasından besilik aldık, kesip yiyeceğiz. Onun için anaları yok’ dedim. Bana inandılar ve böylece keçileri sayımdan kaçırmış oldum” der, zekâsının, aklının ölçülerini ve haneyle ilgili  karar mekanizmasındaki yerini kavramamızı isterdi.

Babam tarlanın, bahçenin ağır işleriyle haşır neşirdi tüm tenteşleri gibi.

Anam, seleğinin içine yerleştirirdi yaptığı yemekleri ve suluları bakraca koyar babamın izini sürerdi. İmeceyse ağır olurdu yükü, yalnız babamsa hafif. Yanında küçük kardeşlerimden en küçükler büyüklerin sırtına sarılmış pamuklu bağcaklarla oradan oraya taşınırlardı.

Bahçeye gelince bağcaklar üğümden üğüme gerilir ve kimine keşanı, kimine peştamalı sarılır ve bebelerin uyuyacağı ılıncak olurdu. Ilıncakların altına, ağaçların gölgelediği çimenlerin üzerine kurulurdu sofra. Nasıl bir koku yayılırdı bahçeleri arşınlayıp her yanı kaplayan ve yemeden doyuran.

Düğün helvasının başına üşüşürdük önce. Cici mamağın içine basardı helvacı keserin ucundaki helvaları. Horonları, karşılamaları, çiftetellileri seyirden önce helvalı ekmekler bölüştürülürdü boyumuzca, kilomuzca. Yakınca içimizi helva düğün sahibinin kapısında alırdık soluğu bir tas soğuk su için. Anam çok güzel horon teper, çiftetelli oynarken meydan boşalırdı.

Salı günleri arifesi ahırda ve sandıkta aynı seremoni yenilenirdi neşe içinde. Yazın yakıcı sıcağında, kışın dondurucu ayazında duraklarda beklemez, tıklım tıkış otobüslere binmez, asıla asıla ve gözlerinden uykular akarak yarı baygın halde otobüs yolculuğu yapmaz ve hatta tacize de uğramazdı.Kreş bilmezdi, bakıcı kaygısı çekmezdi.Sosyal devletin varlığından, sigortadan, doktordan da habersizdi ama olsa…

Karnımız ağrıdığında ya toprağa, çimene verirdik çıplak tenimizi ya  bir bardak şeker şerbeti içer ya da tekebızık (takla) atardık. Göbeğimiz düşmüşse iğneyle çekerler ve tastaki suyu içer hastalığımızın geçmesini beklerdik. Dinmezse ağrı bardakla çekilirdi göbeğimiz. Kesiklere yara otunun yeşil suyunu  akıtırdık.

Yaşamın bu kadarla geçiştirilemeyeceğini ve kentlerin yolumuzun üzerinde duran mecburi istikametler olduğunu öğrendiğimizde başladı anamın ve babamın derin düşünceleri. Biz büyüdükçe mutsuzlukla ve eşitsizlikle tanıştı anam.Bağcaklar, ılıncaklar, bucaklıkla tarlalar arasındaki seyrüsefer karşılamaz oldu anamın mutluluğunu. Söz hakkı zamana yenik düştü, devşirilme günümüz yaklaştıkça tasalar sardı aklını fikrini ve yetmemeye başladı becerileri günü kurtarmaya.

Aslında köylü kadın da, kentli kadın da sancılı ve zor günler yaşıyorlar. Anamın düğünü, bayramı ve Salı günü vardı. Çalışan kentli kadının tatil günleri tehdit altındadır. Resmi tatil günlerini belirleyen iş kanunu vb yürürlükteyken çiğnendi ve tatilsizlik meşrulaştırıldı. Cumartesi fiilen yok edildi. Sıra Pazar gününe geldi.

Anamın eli bertildiğinde çıkıkçı Pamiş yenge yumurta akıyla buğday hamurunu karıştırıp koluna sarar; sargıyı üç gün çıkarmamasını tembihlerdi ve yasal olarak üç gün raporlu olurdu. İşler babama ve bize kalırdı. Şimdi gecenin geç saatlerine kadar çalışan kadınlara fazla çalışma ücreti bile ödenmiyor. İşten çıkarma Demokles’in Kılıcı gibi bekliyor tepelerinde.Çileden öte kavramlar ifade eder bu durumu ve ulaşabilene Avrupa  (AHİM) kapılarındadır çözüm, İLO da ve başka kurumlarda.

Kadın ve erkek sorunu gırtlağı çoktan aştı. Kadın sorununun asıl muhatabı ve çözümleyicisi kadınlardır. El elin yitiğini türkü çağırarak arar misali, biz erkek aklımızla ne söylesek beyhude tek yanlı bakıldığında. Benim meramım, toplumun öteki yüzünden (kadın-erkek yüzü) biri olarak, birlikte sırtladığımız dünyamızı yaşanabilirliğe taşıma adınadır. Anamın ve dolayısıyla babamın genç günlerini artacak günlere doğru itildiğimiz dikkat çekmektir.Murat Mehmet UĞURLU