DDT

“Kalk… Kalk… Oğlum… Uyan.”

Annem, yatağımın kenarına çöküp kulağıma eğilmiş, fısıldayarak beni uyandırmaya çalışıyordu. Gözlerimi araladığımı görünce yavaşça öptü yüzümü. Fitili kısılmış on beş numara gaz lambasının ışığında parıldayan küçücük yeşil gözleri, cımbızla alınmış hilal kaşları, kıvrık uzun kirpikleri, pür dikkat beni izliyorlar ve sessizce; ana yüreğiyle yaşamın dayatmalarının çatışkısını haykırıyorlardı. 

Sözün gücünü aşan, analık genetiğine işlemiş rafine görsel şifrenin dili, ne çok şeyi, yoğun, karmaşık, üst üste yamanmış; sadece analara özgü, ayan beyan ortada ne çok duyguyu anlatıyordu. Koyun koyuna yatıyordu yavrucakları. Ben, göze batan, başağa duranıydım. Anasının kuzusuyken, babasının can yoldaşı olanıydım. Ne çabuk büyümüştüm de tarlaya tapana gider olmuştum.

Bir zamanlar göbek bağından kurtularak bedenini terk edip eteğinin altına düşmüştüm. Şimdi eteğinin altından da çıkıyor, babamın dünyasına geçiyordum. Nice güneşler altında yanacak, sulu sepkenlerde yıkanacak, efil efil meltemlerde, gölgelerde salınacaktım. Doğanın bin türlü acı, tatlı, hırçın, munis, haşin darbeleriyle; insanların sevgi, şefkat, kalleşlik, pusu, iyilik, kötülük, yalan, dolan gibi birçok davranışlarıyla sınanıp olgunlaşacaktım. Göz göze geldik ve zaman mefhumu yok oldu; kitaplar dolusu sözler aktı bakışlarımızdan kirpikler birbirine değesiye. Gülse mi, ağlasa mı, keyiften fır dönüp oynasa mı?

Oyalı çemberinin çevrelediği yanaklarına henüz kan yürümemişti. Amerikan bezi renginde ağarıktı yüzü. Yine de güzelliğini, cazibesini yok edememişti doyulmamış uyku tortuları; tersine, yüzündeki kadınsılığın üzerine anaçlığın kutsallığı yansımış ve bir başka letafet katmıştı güzelliğine.

Sağ elinin içiyle, kuşkanadı hafifliğinde ve meltem sıcaklığında şefkat ve gururla okşadı saçlarımı. Bütün duyguları içime aktı; yüreklendim, kanım ısındı ve hiçbir şey söylenmeden, hiçbir şey söylemeden anlaştık. Bir tek bakışta, onlarca şey nasıl da biri diğerine karışmadan, diğeri ötekini gölgelemeden bu denli yalın ve gizemli bir ahenkle anlatılabiliyordu? Söze dökülemeyen düşünceler, bin yılların kalıtsal becerisi olarak nasılda yansıyordu göz bebeklerine, saç tellerine, kirpik kıvrımlarına, gamze gölgelerine; hem de harfi harfine ve noktasını, virgülünü eksik etmeden. Sabah mahmurluğunu silkip atmama yetmişti mahzun, biçare ve içimi eriten dokunaklı bakışları. Tıslar gibi konuşarak sürdürdü sözlerini; “Baban kalktı… Seni bekliyor.”

Gece boyunca yarı uyanık beklemem sona ermişti. Yine de içimi dolduran coşku bedenimdeki uyuşukluğu çözmeye yetmiyordu. Alışılmışın dışında ve çok erkendi, onca motivasyona karşın kendime gelmekte zorlanıyordum. Pelte gibi gevşemiş körpe kaslarım dengesini bulamıyor, ayağa kalkmama izin vermiyordu. Sıtma nöbetine tutulmuşçasına titriyordum. Kardeşlerim duvar tarafına doğru dizilmişlerdi, Ben yatağın ucundaydım, onların yataktan düşmelerini engellemekle yükümlüydüm. Toparlanmak için İki nefeslik süre oturdum. Annem dizlerinin üzerinde dikilmiş izliyordu. Omzuna tutunarak yavaşça kalktım ayağa. Yatağın başucunda kıvrılmış duran pantolonumu elime aldım, parmaklarımın ucuna basarak odadan toprak üstüne geçtim.

Köylerimiz çok bayırdır. Bu nedenle yarısı toprak, diğer yarısı tahta döşeme üstünde kuruludur evler. Topraklı bölüm on metre uzunluğunda, üç metre genişliğindedir. 
Evlerin temeli taş duvarla toprak üstü seviyesine kadar örülür. Taş duvarların üzerine, tahta döşemelerin çakılacağı, kalın ağaçlardan kirişler dizilir. Döşemelerin altı ahır olur. 
Toprak üstünün orta yerindeki duvarın içine ocaklar kurulur. Bizim ocak, sabahtan akşamın geç saatlerine kadar isli dumanlar ve çatırtılar salarak yanar. Annem, gün boyu bu ateşin etrafında döner durur. Yemek ve yal kazanları, ekmek saçları, su güğümleri annemin eliyle ocak arasında bir biriyle kovalamaca oynarlar. Bu bitmez koşuşturmaya kapılan anamın ağarık yanakları kırmızıya boyanır ve güller açılır saatler ilerledikçe.

Toprak üstünde rahatça giydim pantolonumu. Ocakta çıtırdayarak yanan çalıların ışığı içeriye mistik bir aydınlık yayıyordu. İncecik çalılar her çıtırdayışta evin içindeki aydınlık birden artıyor, ardından yine soluyor ve sürüp giden bu tekrarların menevişleri duvarlarda hareler çizerek oynaşıyordu. Toprak üstü ile döşemenin birleştiği yere kurulmuştu sofra. Döşemeye yüksekte olduğundan iskemle yerine geçer, sofra başında rahat etmemizi sağlardı. Sofranın ortasındaki bakır tabaktan pancar (karalâhana) çorbasının tüten dumanları yükseldikçe evin içi tereyağı, biber karışımı kokularla doluyordu.

”Çorbanı ye oğlum. Baban çoktan yedi. Kaynar değil, ılıdı… Tereyağı da attım biraz” dedi, anam.

Döşemeye oturdum, sofrayı önüme çektim. Tabağın yanında duran yarım sac ekmeğini katık edip, nerdeyse çiğnemeden yuttum kahvaltımı. Çorbanın üstüne bir tas da su içtim. Biber biraz sert çıktı, ağzımı yaktı ama uykumun açılmasına iyi geldi. Bir sıçrayışta eşiğe ulaştım. Kapının yanındaki raftan aldığım Trabzon lastiğini guvaldama (Çorapsız, çıplak ayaklarla ayakkabı giymeye “guvaldama” denir.) giydim ayağıma. Kapının çengelini tuttu, kaldırdı anam. Her zamankinden daha yüksek, ürkünç ve acı bir gacırtıyla, sessizliği yırtarak açıldı kapı. Gri, soğuk ve derin bir sessizliğin içine düştüm. Gökyüzünde ne bir yıldız parlıyor, ne de ay görünüyordu. Her şey, herkes uyuyordu. Yalnız biz ayaktaydık. Babam, içinde DDT körüğü olan şeleğini giyinmiş, yolun başında bekliyordu.

“Haydi, bakalım ağa, gidiyoruz” dedi.

Elinde tuttuğu DDT torbası konulmuş küçük şeleğimi sırtıma yükledi. Bu şeleği benim için yapmıştı babam. Yağmurlu günleri şelek yapmaya veya kırılanları onarmaya ayırıyordu. Ben, yanına oturur hünerli ellerini izler, ağaçtan çıkan efsunlu kokuyla yarı sarhoş şelek yapmanın inceliklerini öğrenmeye verirdim tüm dikkatimi. Evin içi her boydan ve kardeşlerimin güçleriyle orantılı şeleklerle doluydu. Benimki onlardan büyüktü. Herkes şeleğini tanırdı. En az annem kadar sevgi, hüzün, ikircim ve kıvanç tütüyordu sesinde. Kurşun rengine bürünmüş dünyada yüzlerini seçemiyordum ama ikisinin de yanaklarının kıvrımlarına mutluluk çizgilerinin konduğunu hissediyordum.

Her sabah olduğu gibi günün hangi saatinde olduğumu kestirmek için Sis dağının başına doğru çevirdim yüzümü. Koca dağın dumanlı tepesi henüz aydınlanmamış, silueti bile görünmüyordu. Saat kullanmayı bilmediğim yıllardı, güneşin dağa uzaklığını ölçerek tahmin ediyordum zamanı. Ne zaman evden çıksam elimde olmadan Sis Dağı’na çevirirdim gözlerimi. Birçok kez sabahın erken saatlerinde çıkmıştım evden. Ama Güneş’i, hep Sis Dağı’nın üstünde ve günün ilk ışıklarını üzerimize boşalttığı saatlerde görmüştüm.

Bu kez çok daha erkendi, karanlığın içindeydik. Hava ürpertecek kadar serindi, her yerde derin bir sessizlik egemendi ve çıt çıkmıyordu.

Babamın sırtındaki şeleğin içinden DDT körüğünün borusu çıkmıştı ve alaca karanlığın içinde olduğundan iri görünüyordu. Babamı çok iri görünce, son günlerde uzamaya geçmiş olan boyumun kısalmış olduğu duygusuna kapıldım. Eğilip kalkarken yanında durur, çaktırmadan göz ucuyla bel hizasına bakarak boyumu ölçerdim. Uzun yıllar kalçasına yetişememiştim ve hiçbir zaman da yetişemeyeceğimi sanıyordum. Son zamanlarda başımın kalça hizasını geçtiğini fark edip, oldukça sevinmiştim.

Kısalmanın sırası mıydı ve durduk yerde boy kısalır mıydı?

Bugün babamla eşit koşullarda çalışacaktım. Çocukların yaptığı işten farklıydı DDT vurmak. Getir, götür, falancalara haber ver, inekleri otlat, çeşmeden su taşı işi değildi bu. DDT körüğü boynumuzda kocaman fındık bahçesini ilaçlayacaktık. Sorumluluğumun artığının, kapasitemin sınırlarının genişlediğinin saptanacağı sınava soyunuyordum. Kalıbım, görüntüm yerinde olmalıydı. Bir yolunu bulup babamın yanına sokularak boy kontrolümü yapmalıydım. Bu pozisyonu yakalamam için onun yerden bir şeyler alması, benim de ona yardım etmem ve o arada kalça hizasına yakın olmam gerekiyordu.

“Hadi bakalım ağa, gidiyoruz” sözleri üzerine, dizlerimi kırarak eğildim, sapı boyuma göre kesilmiş girebimi elime aldım, babamın ardına düştüm. Girebi taşımak da ergenlik belirtisiydi. Bir yerlerini keser, kullanmasını beceremez diye “kendine sahip olamayan” çocuklara girebi verilmezdi. Babam önden gidiyor, ben onu izliyordum. Hiçbir zaman uzun cümleler kurarak konuşmamıştık; o, kısa, net sorular sorar, kısa net yanıtlar verirdim ben de. Yine konuşmadan yürüyorduk. İn cin top oynuyor, yaprak kıpırdamıyor, yalnız lastik ayakkabılarımızın kara taşlardan çıkardığı tıkırtılar bozuyordu sessizliği. Tıkırtıların artmaması için özel çaba gösteriyordum. Sanki sessizliği bozmakla suç işleyecek ve gizil güçler eliyle cezalandırılacaktım. Öte yandan babamın adımlarıyla yarışıyor, bastığı yeri gözlüyor; adımlarımı, adımları kadar açıp aynı taşlara basmaya çalışıyor, denemelerim başarılı oldukça göneniyordum.

Ne büyük mutluluktu benim için babam kadar geniş adımlar atıyor olmak. Keyfime diyecek yoktu doğrusu. Masum bir yarışma havasında sürdürdüğüm bu yürüyüş biçimi sekme ile atlama arası bir oyuna dönmüştü. Adımlarımı normalin üzerinde açınca ısınıyordum da. Yürüdükçe alaca karanlığın rengi açılıyordu. Göz yordamıyla yürümekten kurtuluyor, çevremi seçebiliyordum. Sabahın çiğleri inci taneleri gibi düşmüştü otlara, yapraklara. Elime alıp içmek geçiyordu içimden. Ne yazık ki bu tür oyunlara ayıracak vakit yoktu.

Hoplayıp, zıplarken farkında olamadan İncirli Kaş’a gelmişiz. Tepeye varınca; denizin nemini, otların ve yaprakların kokusunu içine alan saba yeli selamladı yüzümü. Tenimden damarlarıma süzülen hoş bir sarhoşluk usulca benliğimi kapladı. Karadeniz’in koyu maviliğini buradan görmeye başlarız. Kafamızı kaldırıp baktığımızda, Görele burnu ile denizin birleştiği yerde, deniz ve gök birleşerek ufkumuzu çizer. Ufkun gerisi masallar diyarı, hayaller âlemidir. Duyduğumuz tüm öykülerin kaynağı, o, arkası görülmeyen çizginin ötesine aittir.

İncirli Kaş’a çıkıp, Karadeniz’le göz göze gelmeyi beklerken; alabildiğince uzayıp giden koyu bir grilikle karşılaştım. Kara nerede bitiyor, deniz nerede başlıyor pek belli olmuyordu. Buna karşın belleğime kazınmış olan bu coğrafyayı gün ışığındaymışçasına görüyor gibiydim. Göz yordamı ile kestirdiğim kadarıyla Görele Burnu’nun denizle birleştiği yerde, tepsi kenarı büyüklüğünde, kırmızının değişik tonlarıyla çevrelenmiş, yumurta sarısında ve kocaman bir yumurtanın ucu görüntüsünde, masal dünyalarına ait olabilecek, görkemli, bulutumsu bir şey duruyordu. Eğer orada olsam elimle tutar, parmaklarımın arasında mıncıklayarak renk karışımını ufalayabilirdim.

“Bu, ne… Baba?” diyebildim.

“Her zaman ki gördüğün, Güneş işte… Şafak söküyor.” Dedi.

Güneş, sanki geceyi denizin derin sularında geçirmiş; ateşini, korunu, gözleri kör eden ışığı temelli sönmüştü. Biz yürüdükçe yumurta sarısı bir kütle de yükseliyor ve içinden her iki yanına, diken çiziği bir yaradan ince ince sızıp yayılan kan akıntısını andıran tatlı bir kızıllık, kuzey-güney doğrultusunda denizin ve karanın üstünde uzayıp gidiyordu. Yükseldikçe yumurta ucuna benzer kenarı, sapsarı kocaman tepsi büyüklüğünde bir daireye doğru tamamlanıyordu. Kütle yükseldikçe, ufka doğru yayılan kızıllık yavaşça kayboluyor, tüm ihtişamıyla ortaya çıkıyordu Güneş. Hep duyardım “şafak vaktini”; türkülerde, şarkılarda ve söz aralarında. Nasıl algıladığımı, nasıl kurduğumu bilemiyorum ama herhalde bu kadar muhteşem bir görüntü ile karşılaşacağım aklıma gelmemişti.

Kendimden geçercesine hafiflemiş, bulutların üstüne çıkarak tepeden tırnağa kadar kutsal bir masumiyet duygusuyla sarmalanmış ve melekler katına yükselmiştim. O yakıcı, kalın renkli şişe camlarının korumasında izlediğim kör edici güneşi bu kadar cansız, cilveli, sakin, dinlendirici ve seyirlik haliyle tanımamıştım. Beyaz tenli ve renkli gözlü olduğumdan, güneş sözünü duyunca ter basar ve hep gölgelere sığınırdım. Şimdi, adım atmamaca, göz kırpmamaca seyirlik bir görüntüyle tüylerimi ürpertiyordu.

Cillu Mezarlığı’nın altına geldiğimizde Görele Burnu’ndan bir parmak yükselmişti, denize düştü görüntüsü. Kocaman deniz, kocaman bir ayna olmuştu ve iki kocaman tepsi büyüklüğünde altın sarısı ve kan kırmızısı iki Güneş kaşı karşıya duruyordu. Yıkanmış, taranmış, süsülenmiş ve denize vuran aksine bakarak kendisini seyre dalmıştı. Renklerin tılsımlı gücünü ilk kez bu kadar derin ve unutulmaz duygulara kapılarak izliyordum. Babama yetişme sorunum olmasa yerime çakılıp kımıltısız öylece bekleyebilirdim. Çünkü, bu yeni uyanmış, kendine gelmeye çalışan yorgun güneşin nasıl yakıcı bir canavara döndüğünü de merak ediyordum.

Dünya tatlı bir aydınlığa doğru adım adım giriyor, gerçek bir kızıllığın içinde gerçek bir doğum yaşanıyordu; yükseldikçe güneş, sesler de çoğalarak yükseliyordu. 
Şafakla duyulan çakal ulumalarına yanıt veren köpek ürümeleri ve horoz ötmelerine, Karadeniz’i yararak kayıp giden bir motorun vadileri ve tepeleri aşan “pat, pat” sesleri de karışmıştı. Tanıdık bir ses her zamanki türkülerini çağırmaya başlamıştı bile; falancaya sevdalı dedikleri, filancanın Ali. Demek ki o da erken uyananlardandı. Nasıl da taşınıyordu gece, güne; önce ağararak ışığa, sonra seslere yüklenerek curcunaya doğru adım adım.

Babamdan çekindiğim için durup bakamıyorum. Ağır ağır ve sükûn içinde yükselen güneş göğün maviliklerini de ortaya çıkarıyordu an be an. Giderek oklarını sivriltmeye başladı bile. Yükseldikçe küçülüyor, kırmızısından arınıp sadece sarıya geçiyordu rengi. Yolumuz tekrar inişe döndü, güneş görünmez oldu. İncirli kaşı tepe alırsak, vadinin dibi, derenin aktığı yer arası yetmiş, seksen metre kadar vardır. Batıya bakan yamaçların koyu karanlığı sürerken; doğuya bakan yamaçların tepesi altın sarısı gibi parıldıyor, yeşilin onlarca tonunu gözler önüne seriyordu.

DDT vuracağımız bahçe dere kenarındaydı ve biz yokuş aşağı iniyorduk. Artık başına buyruk akan derenin çağıltısından başka ses duyulmuyordu. Yarım saat süren bu renkli yolculuğun sonunda bizim bahçenin çitlerine kadar geldik ve girişe koyduğumuz çortu (diken yumağı) kenara itip bahçeye girdik. Çiğ tanelerinin harekete geçirdiği çimen ve çiçek kokuları sarmıştı her yanı. Sığırları, yeni filizlenen fındık dallarını yemesin diye epeydir bu bahçeye salmamıştık. Bu nedenle otlar gür ve yüksektiler ve yapraklarından dökülen yoğun çiğler pantolonlarımızın paçalarını ıslattı, lastiklerimizin içine doldu. Su içinde kaldı çıplak ayaklarımız.

Soğukluk, tırnaklarımdan tepeme kadar yayıldı. Tepemizi kaplayan ağaç yaprakları göğü görmemizi engelleyecek kadar sıktılar. Her ne kadar güneş yükselmiş olsa da etkisi henüz vadinin dibinde hissedilmiyordu. Buralar karanlıktı ve yoğun bir rutubet kokusu vardı. Yapraklardan dökülen çiğ taneleri ensemden tenime akıyor, buz damlaları gibi içime işliyordu. Her damla düşüşünde “Azrail yoklaması” dediğimiz titremeyle sarsılıyordum sık sık. Ne kadar sakınsam da fındık yapraklarından düşen çiğ tanelerinden kaçamıyordum. Ben ağaçlara dokunmasam bile çiğ damlaları yerçekimine uyup beni buluyorlardı.

Soğuk, derimden sızıp eklemlerime kadar işliyordu. Ama şikâyetçi değildim, şikâyetçi olunabileceğinin farkında da değildim, hatta içinde bulunduğum konumdan memnundum; çükü, başka türlü bir yaşamın olabileceğini bilmiyordum ve düşünemiyordum. Otların ve ağaçların bereketli çiğlerinden yarı ıslanmış olarak dere kenarına ulaştık. Bahçenin alt ucuna gelmiştik, çalışmaya buradan başlayacaktık. Şeleklerimizi çıkarıp, ıslak çimenlerin üzerine bıraktık.

Körüğü ve hortumu çıkardı şelekten babam, birbirine ekledi. Şeleğimdeki DDT torbasını çıkardım, babamın tuttuğu körüğün haznesine doldurdum. İş yapıyordum, çiğ taneleri, su dolmuş lastik ve Azrail yoklaması titremeler ayrıntıydı; heyecanımı ve mutluluğumu hiç mi hiç etkilemiyorlardı. Tüylerimin dikenliği üşümekten değil işimi yapıyor olmanın yarattığı kıvancın dışa vurumuydu. Bu arada göz ucuyla bel hizasını ölçtüm, boyum küçülmemişti, hatta biraz daha yukarı çıkmıştım. Rahat bir nefes aldım. Babam körüğü boynuna astı, ağzını ve burnunu sardı mendiliyle. “Biraz uzak dur oğlum, durup dururken zehirlenmeyelim.” dedi. Babamın sözlerine uyup, birkaç metre uzağa gittim. Körüğün kolu çevrildi ve derenin çağıltısına karışan homurtusuyla fındık ağaçlarına duman duman püskürtmeye başladı DDT’ yi. Merdane her döndüğünde homurtu ile siren iniltisi karışımı bir ses dalga dalga yayılıyor, beni benden alıyordu.

Hep uzaklardan duymuştum körüğün homurtularını ve tutkulu bir merak içindeydim İşte beklediğim ses, beklediğim görüntü buydu. Kazmanın, küreğin dışında bir aleti ilk kez kullanıyorduk. Köyde kimsede yoktu bu alet ve Ziraattan ödünç alınıyordu. Doğrusu Ziraat’ in ne olduğunu bilmiyordum ama önemli biri olmalıydı. Ziraata ulaşmak, sıraya girmek ve DDT körüğüne kavuşmak oldukça zordu. O nedenle körüğü kullanıyor olmak bir yana uzaktan seyretmek bile çok önemliydi. Uzaklardan akıp gelen homurtusunu ve siren sesine benzeyen iniltisini duymak bile tüylerimin diken diken olmasına yetiyordu.

Sonunda DDT körüğünün geçici sahibi olmuştuk. Bugün babamın boynunda idi ama en yakın gelecekte benim boynumda asılacaktı. Büyümenin ayrıcalığı bu idi ve ben büyüyordum. Ailenin geçimini sağlamakta babamın yanında yer alacaktım, sorumlulukları paylaşacaktım. Belki, belimde bana ait tabancam da bulunacaktı. Bahçenin içine doğru ilerleyip yorgunluk ve bitkinlik arttıkça körüğün yarattığı coşku da gıdım gıdım eriyordu. Öte yandan yaşamın sürdüğünü de algılıyordum. Bu nedenle olmalı ki, doğal bir tepkiyle günün gelecek saatlerini katlanılır hale getirmek için yeni özlemlere, düşlere ve hedeflere doğru yelken açmıştım bile. Körüğün üfürdüğü DDT tohumlara konacak, tohumlardaki zararlı kurtçukları yok edecek, bu yılki fındıkta koruk çıkmayacak, randıman yüksek olacak; fındık iyi para edecek; bana okul önlüğü, kitap, defter ve çanta alınacaktı. Bir de beyaz tıkirik (naylon ayakkabı)…Murat Mehmet UĞURLU