AKSAKALLI BİR DERVİŞ

On ikiye girdiğinde bir ustaya yay yaptıracaksın. Olgunlaştığında altı yiğide verilmesi için gökten altı kılıç inecektir” dedi. İhtiyar evliya çocuğun alnını üç kez sıvazlayarak oku verdikten sonra gözden kayboldu. Çıyırdı dervişin söylediklerini kimseye anlatmadı. Çelik oku çocuğa emdirdi, gömleğinin yakasına ipek iple dikip taktı.

Bir aksakallı derviş, tünekten inerek “Oğlunun adı Evliya’dır. Büyüdükten sonra savaşçı bahadır olacaktır. Bir çelik ok tahsis ettim, onu çocuğuna emdir. Asıl lazım olanını yakasına tak. On ikiye girdiğinde bir ustaya yay yaptıracaksın. Olgunlaştığında altı yiğide verilmesi için gökten altı kılıç inecektir” dedi. İhtiyar evliya çocuğun alnını üç kez sıvazlayarak oku verdikten sonra gözden kayboldu. Çıyırdı dervişin söylediklerini kimseye anlatmadı. Çelik oku çocuğa emdirdi, gömleğinin yakasına ipek iple dikip taktı.

Cakıp: “Rüyada gördüğüm oldu. Allah’ım çocuğumun bahtını ver, ömrünü ziyade eyle, düşmandan intikamımı alsın, kaybettiklerimi bulsun” diye dilekte bulundu.

Kederli halk ise: “Zorluklarla pençeleşirken hepimiz bir çocuk istedik. Dileğimizi makbul gördün, şu çocuğumuz dünyaya kement atan oğul olsun, ıstıraplarımızı gidersin, başımızı kurtarsın! Ayaklar altında kalan bayrağımızı kaldırsın, kılıcımızı keskin eylesin! Kaybettiğimiz toprakları geri alsın!

Manas, bağırınca dağdaki kayberen ürkerdi, ormandaki kaplanlar kaçardı. Manas bebekliğinde ağlamayı bilmiyordu, yaramazlık yapardı, istese obanın ocağındaki ateşten yalın ayak geçerdi. İçinden geçilmez çam ormanında tek başına dolaşırdı. Ev kadar taşları dağdan yuvarlardı. On beş yaşındaki çocuğun elini sıkıp ağlatıyordu. Üç yaşına geldiğinde Çong Cindi diye biliniyordu. Delikanlılarla eşit oldu, devenin kuyruk sokumu kemiğini tek eliyle birleştirir, Gök öküzün boynuzunu kırardı. Onunla görüşmeye kimse çıkamazdı.

Çong Cindi henüz dört yaşına geldiğinde sık sık dövüşmeye başladı. Karaağacı yerden köküyle beraber kopardı. Canıyla yarışıp, gücüyle kapıştı, suya bassa dalmadı, ateşe bassa yanmadı. Arslan gibi heybetli oldu, belalı Cindi diye adlandırıldı. 5 yaşına geldiği zaman, henüz küçükken marifetini millete gösterdi, öküz kadar taşları kaldırdı, yılanın başını ısırdı, bir tulum kımızı bir seferde içti. 6’sında uzun boylu delikanlı oldu, yiğitlerle denk oldu. Çong Cindi adını bıraktı, kendi adıyla çağrılmasını istedi. 7 yaşında kırıp dökmeye başladı. Can dostları ondan bezerek kaçtılar. Deliliği arttı, bir kuzunun eti ile doymada, onunla güreşecek yiğit kalmadı. Manas sekiz yaşına girip erkeklik çağına erince, her gün kırlarda dolaştı. Ev yüzünü görmedi, kervan yolunda gelip geçen tüccar ve kervancıları soyup malını mülkünü çocuklara dağıttı.

Bir başka anlatıma göre iseManas’ın gövdesi olağanüstü iri boyda ve ağırlıktaydı. Bu nedenle 4 yaşına kadar yürüyemedi. 9 yaşında yanına Majik’i alıp Altay/Akçambil’deki amcası Balta-döö’nün yanına gider. Balta-döö Manas’ın gücünü denemek için bir kısrağı yemesini ister. Kısrağı yiyen Manas ödül olarak atına koşum takımı kazanır. Oradan İle’ye doğru hareket eden Manas Moğol Döökan-Joloy ve Manji Neskara’nın 300 devesi ile karşılaşır, kervanın başındaki Manju Döödür- Alp’i öldürür.

Balta-döö’nün oğlu Çubak 20 arkadaşıyla emrine girmek üzere yanına geldiğinde 11 yaşındadır. Bunların her biri önemli beylerin oğlu olup yanlarında onar adamları vardır ve böylece toplamda 221 kişi olurlar. Elinde sihir kitaplarının bilgisi ve gücü olan Raman adındaki bir bey oğlu Irkı-Uul ve küçük kardeşi Kırgıl ile iyi ailelerden yanlarında onar hizmetkârıyla 20 genci gönderince, Manas, 40 asil genç ve adamlarından oluşan önemli bir güce ulaşır.

Manas’ın zırhını Çin, Rus ve Kalmuk ustaları; kılıcının kömürü için ormanlar yakılmış, suyu verilirken Başat ırmağı kurumuştur. Kılıcını kışın iç yağı, yazın yeşil otlarla sarmışlar ve insan kanı damlatarak tavını güçlendirmişlerdir.

Manas’ın ömrü Kırgız Türklerinin bağımsızlığı için mücadele vermekle geçmiş, ardından gelen oğlu Semerey, torunu Seytek ile ondan doğan Kenen, Alımsarık ve “Kulunsarık” tarafından sürdürülmüştür. Onlara yol rehberlik eden Bakay, Sarıtaz, Kanıkey gibi bilge kişilerden de söz edilir.

Kendini kanıtlayan Manas’a kız arama süreci de oldukça ilginç ve uzun bir öyküdür. Cakıp uçsuz bucaksız Asya bozkırlarını dolaşarak oğluna uygun gelin bulmak için Çinliler, Sartlar, Kızıl-başlar, Kırgızlar, Hintliler, Tacikler ve Kazaklar arasında gezmedik yer bırakmaz. Destan boyunca bu halklara ilişkin bolca tanımlamaya da rastlarız. Çinliler, çaldur çıldur derler ve kimse onların dilini anlamaz. Sartlar, kazmalarının saplarını söğüt ağacından yaparlar, bir gri eşeği bir yarış atı kadar önemserler. Göğüslerinde mısır ekmeği, omuzlarında iki ağızlı kazmaları… Kalmuklar, yazı geçirmek için dağların tepelerine (yaylalar olmalı) çıkarlar, domuz etini keserler ve eyerlerinin kayışlarına bağlarlar, püsküllü yuvarlak takkeler giyerler. Galşalar, uzun ince burunlu ve çukur gözlü olarak tanımlanırlar. Kırgızlar (Manas’ı soyu), her subaşında çadır kurarlar ve her çadırın başında bir ‘biy’ veya efendi vardır. Bu durumu şöyle algılamak olasıdır; Yüksek çayırlarda sade bir yaşamı ve tek tek ailelerin mutlak bağımsızlığı aradığı Kırgızların dağılmasını ve birlik kurmaktan uzak kalmasını ima eden ironik bir anlatımdır.

Kız isteme, damadın kayınpeder ziyaretleri ve düğün gelenekleri, bu esnada sunulan hediyeler ve diğer birçok fetişler de uzun uzun anlatılır. Bunları meraklılarının okumasına bırakıyorum.

Son olarak Manas’ın ölümü olayıyla yazımı bitirmek istiyorum. Bu konuda oldukça değişik versiyonlar var. Ortak temaya yakın olanı vermekle yetineceğim. Manas Destanı Üzerinde İncelemeler_ Prof.Dr. Fikret Türkmen’den, Arthur T. Hatto’ya ayrılan bölümden aynen alıntılıyorum.

“Genç Manas (geleneksel olarak Nogay Han) Beyaz Padişah’ı yani Ona fetihler yapması için yetki veren Rus Çar’ını ziyaret eder. Ama bu arada Çar’ın tebaasından da sakınır. Manas eve dönünce, babasını, sonunda Temir Han’ın kızı Kanıkey ile nişanlanacağı uzun bir yolculuğa gönderir. Babasının rolü dünürcülüktür. Sürpriz olarak gerdek gecesi, Kanıkey, Manas’ı bıçaklar ve sonra Manas, eyerin arkasında zorlu bir at yolculuğu yapmak zorunda kalır. Temir’in kötü yardımcısı Mendi Bay, Manas’ı, Kamankös soyguncularına zehirletir. Manas’ı usta işi bir mozolenin altındaki mezarına koyar. Bundan sonra Manas’ın kırk arkadaşı dağılır ve babası Jakıp, annesi Baydı-döölüt, kız kardeşi Kardıgaç kötü günler yaşamaya başlarlar. Fakat Kanıkey onlara destek olur. Manas’ın sadık atının, şahininin ve av köpeğinin yakarışları, Tanrı’yı öyle üzer ki, bunun üzerine meleklerini Manas’ı diriltmesi ve ona bir cariye vermesi için gönderir. Manas (dirilir ve) meleklerin saraya çevirdiği mozolesinde günlerini avlanarak ve eğlence içinde geçirir. Ta ki Baydı –döölüt’ün ısrarı üzerine ailesi ve arkadaşları tarafından bulununcaya dek” Sayfa/6

Çok güncel olduğu için kısacık farklı bir sürümü de sunmadan geçemeyeceğim. ”Birlikte avlandıktan sonra, Manas, Köz-kaman ve adamları ziyafete oturur. Kökçögöz, Manas’a ve arkadaşlarına zehirli rakı ikram eder. Manas atına atlayıp kaçar. Kökçögöz tarafından elinden vurulur ve attan düşüp ölür. Kanıkey şifalı otlarla Manas’ı hayata döndürür. Manas, Mekke’ye gider ve dua ederek arkadaşlarını canlandırır.”

 Şamanist kahramanlık gelenekleri arasında, kahramanların dirilmesine sıkça rastlanması olağandır. Kahramanların uğradıkları akraba ihaneti, sadakat ve doğal düşmanlar arsındaki kan kardeşliği de vazgeçilmez temel temalardır.

Gılgamış Desatanı da benzer özellikler taşır. Yarı insan, yarı tanrı olan Gılgamış karada ve denizde olan biten her şeyi bilen başarılı bir yapı ustası ve yenilmez bir savaşçıdır. Tufan, yeryüzünün sularla dolup taşmasının öyküsüdür. Gılgamış destanında Tufan’ı tanrıça İştar ve Bel’in başlattığı anlatılır. Gılgamış, Tufan’dan kurtularak sağ kaldığını öğrendiği Utnapiştim’i bulmak üzere yola çıkar. Utnapiştim ölümsüzlüğün sırrını bilen bir bilgedir.

Utnapiştim’i bulan Gılgamış, onun verdiği ölümsüzlük otuyla gençliğine yeniden dönecek ve ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Ama destanının insanlar için en üzücü bölümü burada başlar. Çünkü Gılgamış ölümsüzlük otunu yemeye fırsat bulamadan onu bir yılana kaptırır ve Uruk’a eli boş döner. Gılgamış destanı Nuh Tufanı’nın anlatıldığı ilk yazılı eserdir.

Destan, tarihte bilinen en eski medeniyetlerden olan Sümerlerin yaşayışları hakkında bilgi verir ve kendisi de ilk yazılı destan olma özelliğini taşır. “Tufan” öyküsü, üç büyük dinin kutsal kitaplarında yer almıştır. “Ölümsüzlük Otu” öyküsü, Türk-İslam dünyasının “Lokman Hekim” söylemine benzemektedir.

Birçok destanda doğaüstü güç ve ihanet ortak temadır. Keza Alp Er Tunga Sagusu (Ağıtı) aynı kurgular üzerinden gider. Alp Er Tunga, arslan yeleli, servi boylu idi. Saldırırken timsah kadar cesur, av avlarken erkek arslan gibi çevik, vuruşmada savaş fili kadar kuvvetliydi. Yürüdüğü zaman yeri sarsıyor, ard arda attığı oklar vınlayarak göğü inletiyordu. O, hiddetlenip savaşa girecek olsa, ayak basıp toz kaldırdığı yerde ova, kandan bir ırmağa dönerdi. Dostlarına umut veren, kut veren dili, düşmanları için keskin bir kılıç idi. Bilgelikte de ondan üstünü yoktu. Yüreği derya kadar geniş, eli ise yağmur yağdıran bulut kadar cömertti. Babasının adı Peşeng, üçüncü göbekten atasının soyu gibi adı da “Türk” idi.

İhanete ve kan bağı katline ilişkin olarak iki örnek vereceğim.

“Alp Er Tunga tutsak İran padişahını öldürttü. Öbür tutsakları da öldürmesine kardeşi Alp Arız engel oldu. Tutsakları ‘Sarı’ şehrine gönderdiler. Daha sonra bu tutsakların kaçmasına engel olamadığı veya göz yumduğu için hiddetlenen Alp Er Tunga kardeşi Alp Arız’ı da öldürttü.”

“Ordusuz kalan Alp Er Tunga perişan bir halde Zere denizine geldi. Bu derin denizi geçerek Gangidizi şehrine ulaştı. Keyhüsrev büyük ordusu ile onu takip ediyordu. Alp Er Tunga yapayalnız kalmıştı. Yiyeceği, içeceği yoktu. Bir kaya dağında, bu dağın tepesindeki bir mağarada oturuyor, kara talihi için dövünüyor, Tanrı’dan güç kuvvet istiyordu. Onun yakarışını duyan Hûm adında biri, Alp Er Tunga olduğunu anlamıştı. Çünkü bu Türkçe sözleri, böyle bir yakarışı ondan başkası söyleyemezdi. Hemen saldırdı ve onu tutsak etti. Fakat Alp Er Tunga onun elinden kurtularak kendini suya attı. Subaşında bulunanlar onu kurtarmak istediklerini söyleyerek hile yaptılar ve sudan çıkar çıkmaz öldürdüler. Bir başka söylenceye göre Keyhüsrev’in Alp Er Tunga’yı şölene davet edip hile ile öldürdüğünü öğreniyoruz.”

Türk destanları arasında olduğu kadar Dünya destanları arasında önemli yeri olan Manas Destanı’nı, uzun yıllar sadece isim olarak duymakla kalmıştım. Birkaç yıl önce okumak ve kısaca fikir edinmek fırsatını buldum. İnsanlık tarihi bakımından bilinmesi veya kabaca da olsa tanınması gerektiğini düşündüm ve başlangıç olacak notları satırlara dökmeyi denedim. Yazdıklarımın merak uyandırmasını, derin okumalara vesile olmasını diliyorum.   (BİTTİ)

Murat Mehmet UĞURLU

“Anonim Bir Çalışmadır”