AHIR

“Dışarıda askerler geziyor, sakın odandan çıkma” dedi, babaannem. Aynalı demir karyolanın sağ ayağımın ucundaki boyası dökülmüş topuzuna yaslanmış bana bakıyordu.

 Yeni uyanmıştım ve yatağımın içinde yarı kırgın keyif yapıyor, tavan tahtalarındaki budak yerlerinde beliren şekilleri bir şeylere benzetmeyi deniyordum. Yan odadan çay kaşığı şıngırtıları ve höpürdetme sesleri geliyordu ama kahvaltı tadını tembelliğe değişemiyordum. Sol yanıma yatıyordum ve budak yerlerine öylesine dalmıştım ki babaannemin ayakucumdaki kapıdan odaya süzüldüğünü fark edememiştim. Bu yüzden sağ omzumun üzerinden dönüp göz göze gelinceye kadar, fısıltılı sözlerini anlamakta birkaç saniye gecikmiştim.

Sakin durmasına karşın gözlerinden beynime akan ve tüm hücrelerime yayılacak denli tehlike çağrıştıran kaygılı bir hali vardı. Dimdik ve panik havasından uzak duruşu, korkuya kapılmamı engelliyor, güven içinde olduğumuzu düşündürerek boğazıma düğümlenecek ürpertiyi uzaklaştırıyordu. Her zamanki vakur, kendinden emin fakat ikircimli tavrını taşıyordu.

Yaz, kış çiçek desenli pazen gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırırdı. Çünkü durup dinlenmeden çalışırdı. Eli hep suyun içindeydi sanki. Güneş doğmadan kalkar çamaşır, bulaşık, yemek, ineklere yal derken, gömleğinin kollarını aşağı indiremeden akşam olurdu. Kollarını boydan boya dolanan çamaşır ipi kalınlığındaki şişkin damarlar dirseğinden ellerinin üzerine, parmaklarına kadar uzanıyordu. Şafak kızılı kınalı saçlarını örten güllü, yapraklı yazmasının iki ucu hep başının üzerinde olur, nur gibi bembeyaz yüzünü tüm ihtişamı ile ortaya çıkarırdı. Sol üst çenesinde bir tek azı dişi kalmıştı ve kocaman kemikli parmaklarının arasına aldığı fındık, elma türü yemişleri o dişine sürterek, ustalıkla yerdi. Kendisi küçücük, ufak tefek ve bir deri bir kemikti ama elleri kocamandı. Yaşı ilerlemesine karşın hiç kamburlaşmamıştı ve çivi gibi dimdikti.

Yorganı üzerimden atıp kalkmaya ve yan odaya geçmeye yeltenecek oldum, alışıldık emredici kaş, göz ve el hareketiyle “beni dinle, beni!” dedi sesini olabildiğince kısarak ve adeta etlerimi ısırarak. Henüz sözlerini tamamlamıştı, perdeye uzanacak oldum, tekrar atıldı, ” kitabını al, dersini çalış, ben söyleyinceye kadar yatağından çıkma…” diye, aynı otoriter edayla ültimatomu verdi ve kapıyı çekip gitti

İki göz gecekonduda oturuyorduk. Bitişik iki oda arasında hol benzeri bir şey yoktu ve aradaki kapı ile birbirine bağlıydılar. Yola bakan odayı onlar, bahçe tarafındakini biz torunlar kullanıyorduk. Baharın ılık esintileri kış uyuşukluğunu yorgun bir el gibi dağıtıyor, yaşam öpücükleri saçıyordu üzerimize.

Pencere çerçevesinin aralıklarından sızan davetkâr ot ve çiçek kokuları odama doluyordu. Alçak duvarlara karşın tepelere kadar uzanan geniş bir alan ve yol, olduğu gibi görünüyordu. Güneş olanca şefkatiyle okşuyordu yeşil çimenleri, körpe fidanların yeni açmış yapraklarını ve teneke kaplı tuvaletin önündeki şeftali fidesinin pembemsi çiçeklerini. Bahçenin ortasında yığılı inek gübresi üzerindeki yeşilliğe konan birkaç saka kuşu, çevresini kollayarak solucan deposu öbeği neşeyle eşeliyordu.

Güzel bir ilkbahar Cumartesi’nin sabah saatleriydi. Biraz sonra kahvaltı yapacak, ders kitaplarım kolumun altında, inekler ve keçiler önümde tepelere doğru yol alacaktım. O günler, 12 Mart muhtırasının sancılı, acılı, sıkıcı güleriydi. Muhtıranın ekşimsi esintisi her yanı sarmış, habis urlar gibi yapışmıştı insanların zihinlerine. Henüz olanca şiddetini hissetmiyorsak da bu unutulmuş kuytularda yine de uzaktan uzağa hissettiğimiz kadarıyla baharın tadını kaçırmaya yetiyordu.  Mahalleler asker kaynıyordu. Bizim mahalle o zamanlar çok büyük değildi. Henüz kırk kadar, basık tavanlı, çoğu iki göz, beyaz badanalı, kiremit damlı evler katırtırnaklarının sarıçiçekleri arasında vadiden tepelere doğru serpilmişlerdi. Pazartesi sabahları yeni kondular tünerdi yamaçlara, bir birine eklenen patika yollar uzar, kondu sayısı artar ve sevincinden kabına sığamayan yeni komşularımızla tanışırdık.

Bahçelere dikilen ağaçlar bile henüz yeterince büyümediğinden, dereden, tepedeki yamaçlara kadar uzanan gecekonduların tümü birbirini görüyordu. Bir gecede yapılan, doğru düzgün sıvaları bile olmayan hakiki gecekondulardı evlerimiz. Sivaslı, Kastamonulu, Giresunlu, Rizeli yurttaşlardandı çoğunluk. Göçmen ve başka illerden olanlar azınlıktı. Herkes tanışırdı. Biz gençler ve çocuklar, ya sığır ve keçi otlatırdık sarıçiçekli katırtırnakları arasında saklambaç oynayarak, ya da fabrikanın içinde selvi ve çınar ağaçlarının gölgesinde top koştururduk. Babaların hepsinin işi vardı. Köy geleneğine göre kadınların fabrikalarda çalışması ayıp sayılmasına karşın, bu mahalledekilerin çoğu karı-koca birlikte çalışıyordu aynı fabrikada. Zaten mahalleyi kuranlar bu fabrika (Çayırbaşı Tekel Kibrit)nın işçileriyle, belediye işçileriydi. Zaman içinde burayı kuranların yakın akrabaları ve köylüleri de gelince mahalle nüfusu artışa geçmişti.

Yapılan istihbarat sonucu olsa gerek bizim mahalleye pek uğramazdı asker ayağı. Arada bir devriye gezen askeri araçlar olurdu. Onlar da durmaya bile gerek duymadan transit geçerlerdi. Bugün nasıl olmuşsa evlere giriyorlardı. Kenarda kalmış yeni yetme mahalleyi de elden geçirelim, ne çıkarsa bahtımıza demiş olmalıydılar. Perdeden izlediğim kadarıyla içerde fazla durmuyorlar, bazılarının eşiğinden bakmakla yetiniyorlardı.

Tepelerden başlamışlardı aramaya. Biraz sonra bizim evlere geleceklerdi. Buralara kadar indiklerine göre erken saatlerde girmişlerdi mahalleye. Bizim ev yol kenarındaydı. Bahçemizin eğreti çitleri boyunca askerler ve araçlar dizilmişti. Diğerleri sırayla evleri ararken onlar güvenliği sağlıyorlardı. Tüfekleri ellerinde ve çapraz tutuşta, pür dikkat bekliyorlardı. Birisi sigarasını elinin içine saklamış, gizleyerek içmeye çalışıyordu. Perdenin izin verdiği ölçüde kolaçan ettim, kenardan, köşeden baktım bir süre. Sırf öğrenci olduğum için tehlikedeydim. Çünkü o günler öğrenciler potansiyel suçlu olarak değerlendiriliyordu. Radyo ve gazetelerde verilen yakalama haberlerinde öğrenciler başı çekiyordu. Yakalananların yasadışı örgüte üye oldukları vurgulandıktan sonra, suç unsuru olarak da mutlaka belirli birkaç kitap adı okunuyordu. Anlaşıldığı kadarıyla kitap ve yasak yayın bulundurmanın dışında herhangi bir olay ve kanıt da zikredilmiyordu. Duyumlarımıza göre, alıp götürüyorlar ve suçsuz olduğun kanıtlanana kadar aylar geçiyordu. Biraz şüphe hissederlerse işkence de vardı. Hem de yapmadığını, yaptım dedirtecek kadar ağır biçimde.
Bir önceki evden çıkan askerler bize doğru geliyorlardı. İçimde nereden geldiğini bilemediğim soğuk rüzgârlar esiyor, huzursuzluk dalgalarını midemden alıp her yanıma yayıyordu. Oysa ilkbaharın tazeliği gecekondularımızı sarmış, bahçelerimize, yeşil çimenlerin üze-rinde dolanma isteğimize dokunuyordu usul usul. Havada huzur ve yaşama sevinci egemendi.

İki küçük kardeşim (ilkokula gidiyorlardı)in kahvaltıları devam ediyordu. Normal koşullarda önlerine koyulanı yalamadan yutar ve sokağa koşarlardı. Babaannem kasıtlı olarak sofradan kalkmalarına izin vermiyordu. Gelecek ziyaretçiler için hazır tutuyordu bu sahneyi. O oda, dedemlerin yatak odası, salon ve mutfak olarak kullanılıyordu. Aynı zamanda banyomuzdu da. Hemen kapının eşiğinden itibaren bir metre kare kadar olan beton zemin üzerine koyulan kocaman galvaniz leğenin içine oturarak yıkanırdık. Ayrıca dış kapımız yoktu. Kapı doğrudan ilk odaya açılıyordu. İki göz gecekondumuzun yanında bir de ahırımız vardı. İki ineğimiz, bir danamız, üç keçimiz ve iki oğlağımızın bulunduğu ahırın kapısı ile evimizin kapısı karşı karşıya idi.

Babaannemin “Geliyorlar, siz hiç konuşmayın, yemeğinizi yiyin” sözlerini duydum. Dedem işe gitmişti. Onun sesi yoktu. Potin seslerinin kapının önüne gelmesiyle, kapının vurulması aynı zamanda oldu. Ahırın kapısını yumrukladıklarını ve “kimse yok mu, açın kapıyı” dediklerini duyuyordum. Evimizin kapısına vurmalarına fırsat vermemişti babaannem. Tahta kapı ağırdı ve menteşeleri paslıydı, bu nedenle gacırdayarak açılırdı. Yine gacırdadı ve açıldı kapı.

“Buyurun asker ağalar” dedi, babaannem, çok soğukkanlıydı. Yetmiş yaşın üzerinde ve çok deneyimliydi. Vücudu nasıl dimdikse, aklı ve mantığı da o oranda uyanık ve sağlıklıydı. Birinci dünya savaşında Rus işgali altında kalmamak için Görele’den, Samsun’a kadar gitmişler. Kimi yerde yürüyerek ki-mi yerde sandallarla sürmüş muhacirlikleri. Çilenin ve belanın bin türüyle karşılaşmış. Bazen, bize ders olsun diye o günleri anlatırdı. Gözyaşları hüzne ve özleme boyanarak yanaklarından süzülürken, komik bir şey anımsar gülmeye başlardı. Biz de onunla ağlarken birden bire gülerdik. Üzüntüsü, sevinci, özlemi üzerimize sinerdi. Tarih ne kadar uzaktaysa, sözleri de içinin o kadar derinliklerindeydi. Sözlerinin sıcaklığı bizi mayıştırır, tüylerimiz diken olsa da ağzımız açık kıpırdamadan dinlerdik onu. Bir dönemin canlı tanığıydı.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında on altı, on yedi yaşlarında ay parçası gibi, güzel mi güzel bir genç kız imiş. Her yerde ev bulamazlarmış ve birçok aile birlikte ağaç altlarında yatarmışlar. Kardeşleri sıtmanın pençesinde kıvranarak ölmüş gözlerinin önünde Bir keresinde, muhacir kadınlarla çalı çırpı toplarlarken, sözde müttefik olana bir Alman süvarisi atını üzerlerine sürmüş. O çevik davranmış atın önünden kaçmış, gebe olan komşusu hareket edemediğinden yere yatmış ve süvari üzerinden atlatmış atını. Bu sahneyi anlatırken yeniden yaşardı kadının korkusunu. Öyle bir verirdi ki kendisini, bakışlarına yansırdı kadının korkusu. Küçücüktü gözleri, kuşgözü gibi. Yaşlanınca iyice küçülmüştü. Ancak parıltısını ve ne demek istediğini ifade etme yeteneğini fazlasıyla muhafaza ediyordu. Bizimle, sözleriyle değil, gözleriyle iletişim kurmayı yeğlerdi. Herkesin yanında ulu orta konuşmayı sevmezdi. Ve biz onun ne demek isteğini sözcüklere dökülmüşçesine net ve tane tane okuyarak anlardık.

Kurtuluştan sonra tekrar Görele’ye dönmüşler. Dedem yayladayken eşkıyalar basmış evimizi. Saatlerce ateş etmişler. Babaannemin kardeşi aşağı köyden mavzerle ateş ederek gelmiş ve eşkıyalar kaçmak zorunda kalmışlar. Ateşlerden geçmiş babaannem. Yürekli, kurnaz ve zeki bir kadındı. Çok sevdiği bir kıssası vardı ve fırsatını buldukça kulaklarımıza küpe mahiyetinde anlatırdı. “Köyün birine gökten bir şey inmiş. Çoluk, çocuk herkes sevinçten sokaklara dökülmüş ve ‘Mehdi geldi, mehdi geldi… Bizi kurtaracak’ diye sevinçten deliye dönmüş, koşup bağırıyorlarmış. O köyde aksakallı, bilge bir dede varmış. Köy meydanındaki kendisi gibi yaşlı bir kavak ağacının gölgesinde oturmuş, koşuşturanları seyrediyormuş. Yanından geçenlerden birini çevirip, sormuş. ‘Bu, mehdi dediğinizin ağzı var mı?’ ’Evet, var’ diye soru sorduğu kişi. Aksakallı dede sevinçten deliye dönenlerin yüzüne acıyarak bakmış ve ‘Ağzı olan yiyicidir. Boş yere sevinmeyin, varın evlerinize, işlerinizin başına dönün, size kurtarıcı değil, yiyici geldi’ demiş.” Bu kıssa üzerine kurulmuş olan yaşam felsefesi, insan ilişkilerinde kuşkuyu ve tam güvensizlik ilkelerini egemen kılmıştı.

Düşünür ve sadece düşünürdü. Gözüyle aklı arasında olağanüstü bir eşgüdüm vardı. Gördüğünü hemen algılar, düşünceleri anında gözlerine yansırdı. Sağduyu ile değil, olayların gelişine ve gidişine göre düşünmeyi ve davranmayı öğrenmişti. Olağanüstü öngörüleri ve önsezileri vardı.

“Burada kim kalıyor?” diye sordu askerin biri.“

“Ahır burası, ineklerim, keçilerim bağlı. Azıcık bekleteceğim sizi, anahtarı alıp geliyorum. Bana bir dakika müsaade edin” dedi. Onları evin dışında tutmak istiyordu. İçeri girdi, terekten anahtarı aldı ve dışarı çıktı. Kocaman kilidi iki kere kart kart etti ve kapı gacırtıyla açıldı.

“Buyur evladım, gir içeri” dedi.

“Yok, gereği yok nene. Hadi kolay gelsin sana” dedi asker.

“Birer bardak ayran vereyim size, telesimişsiniz (susamış) dir.”

“Sağ ol nene, şimdi olmaz” diye geldi yanıt.

Babaannemin ayranı meşhurdur. Her konuğa öncelikle ayran ikram ederdi. Ekşi de olsa yayık ayranı bulunurdu bakracında. Asker, sofrada çocukları, ahırda inekleri ve ev sahibi olarak yaşlı nineyi görünce, görevini bitirmişti.

Ayak sesleri evden uzaklaştı.

Babaannem kapımı araladı, “biraz daha bekle” dedi. Kolları yine kıvrıktı ama yazmasını çenesinin altından bağlamıştı. Henüz tehlike geçmiş değil, tedbirli olalım, diyordu bakışları. Kanatlarını üzerimize germiş, civcivlerini korumak için çırpınan kuluçka tavuğu gibiydi.

Aradan epey bir süre geçmiş, kahvaltı sonrası hayvanları otlatmaya gidecektim, kitaplara yönelmiştim ki, Sol Yayınları’ndan aldığım kitaplar geldi aklıma. Sözüm ona bu kitaplar yasaktı ve Beyoğlu’ndaki bir büfeciden alıyordum. Büfeci istediğim kitapları günlük gazetelerin altından çıkarıp veriyordu. Bir arkadaşım benden öğrenip o büfeciye gitmişti. Adam ona yok demiş ve istediği kitabı vermemiş. Akşama ben uğradım, aynı kitabı tereddütsüz çıkarmıştı. Bu davranış gururlandırmıştı beni. Şimdi yoktular. Ders kitapları ve birkaç roman yerindeydi ama ne hikmetse o kitaplar sırra kadem basmıştı. Yatağın altına baktım, çocukların kitaplarını karıştırdım, yerdeki eşyaların altına baktım yoklar. Kardeşlerimi çağırdım, onlara sordum, bilen, gören yok.Son olasılık babaanneme başvurmaktı. Aslında umutsuzdum. Hiç ilgilenmezdi kitaplarla. Bazen kardeşlerimin defterlerini alır ve kırışan uçlarını düzeltirdi. Hoşlanıyordu kırışıklıkları düzeltmekten. Benim kitaplarımla ilgilendiğini görmemiştim. Özellikle bu kitapları almasının bir anlamı olamazdı. Yine de bu evde neyin nerede olduğunu bilecek tek kişiydi.

İçeri girdim ve sormuş olmak için, ”babaanne, benim bazı kitaplarım eksik, haberin” dedim, “var mı ?” demeye kalmadı, gözüyle sus, dedi. Bu işareti, kitapların yerini biliyorum demekti. Şimdilik kimsenin duymasını istemiyordu.

“Sağ kulağının duyduğunu, sol kulağından saklayacaksın. Tedbiri elden bırakmayacaksın. İstemediğin anda pahalın biri bitiverir burnunun dibinde” derdi. Sevmediği, sinsi ve tehlikeli bulduğu kimseleri “pahal” sözüyle sıfatlandırırdı. Yüze gülen, arkadan dedikodu yapanlara “tatlı diken” derdi. Elden geldiğince sağlam basmaya çalışırdı. Pahalların ve sinsilerin sillelerini yiye yiye olgunlaşmış, onlar gibi olmayı yeğlemeyerek, önlemler almayı ve tongaya basmamayı öğrenmişti. Yıllardır onunla yaşamış olduğum için davranışlarının ne anlama geldiğini biliyordum.

Sustum ve odama girdim.

Askerler gitti, ortalık duruldu. Kardeşlerim sokağa çıktı. Odamın kapısı aralandı, içeri girdi babaannem. Keyfi yerine gelmiş, yaşmağının ve kara düşüncelerinin düğümleri çözülmüştü. Bu kereye ilişkin belanın defedilmesinin sevinci ile geleceğe yönelik tasa yan yanaydı bakışlarında ve yüz çizgilerinde. Kaçıncı bininci kere tekrarladığı şükrünü çekiyor ve şükür orucuna hazırlanıyordu mutlaka. Evden ayrılan bir yolcu menziline ulaşıp “Sağ salim eve geldik. Selamlar” yazılı telgraf okunduğunda, sınavımız başarıyla sonuçlandığında, ineği doğumunu yaptığında ve benzeri önemsediği olaylar mutlu sona bağlandığında şükür orucu tutardı. Ramazan ayı dışında namaz kıldığını görmemiştim ama yılın yarısını şükür orucu tutarak geçirirdi. Hem de akşam yemeği ile sahura kalkmadan tutardı oruçlarını. Hiçbir zaman dolu dolu sevinmez ve dolu dolu da üzülmezdi.

Sır perdesinin aralığından bakan küçücük gözleri ve yerin kulağından gizlediği sesiyle, “O kitapları ahırdaki saman küfesinin içine saklayalı bir hafta oldu. Ne olur, ne olmaz diye sana söylemedim” dedi. İçimi delip geçercesine bakakaldı bir süre. Çok uzaklara gitmişti yine, yorgun göz bebeklerinde bir demete sığdırdığı özgün tarihinin ruhu kokuyordu. Kaçıncı kez atlattığı bu tip vartaların kıvancıyla muzipçe gülüyor ve yılların bilgeliği ile duruyordu karşımda. Kapıya yaslanmış omuzları dikleşti, bembeyaz yüzü nura boğuldu, aydınlandı gecekondumuzun duvarları, bahar kokularını duyduk yeniden. Kınalı saçları kızıl bir meşale gibi mutluluğunu haykırıcasına uçuşuyordu köpük beyazı alnında, olmuş ve olacak tüm melanetlere inat. Yüzündeki derin çizgiler yumuşamıştı. “Ah sizi gidi ne yaptığını bilmezler, ezbere yaşayanlar… Yaşamın hiç de sandığınız kadar kolay olmadığını ne zaman anlayacaksanız?” dercesine yavaşça iki yana salladı başını.  Kendi yaşamını çoktan düğümlemiş yalnız bizim için yaşıyordu. ” Daha yeni mi fark ediyorsun? İçeri gel, bir bardak su vereyim sana” diye ekledi. Dudaklarından dökülen sözler bitmişti ama gözleri konuşmasını sürdürüyordu ve daha günlerce konuşacaktı. Hiç susmazdı gözleri, ya da bana öyle geliyordu

Dondum kaldım. Sadece aval aval bakıyordum. Rast gele, gayri ciddi, uzak ve yakın tehlikelerden habersiz, dümdüz yaşıyordum işte. Elindeki oyuncağı kullanmasını bilmeyen aptal ve şımarık bir çocuk gibiydim. Utandım yaptıklarımın farkında olamadığım için. Korktum, korkma riskini azaltmayı beceremediğimden. Ne soracak, ne de merakımı giderecek konuşmaya gücüm kalmamıştı, kıpırdatamadım dudaklarımı. Babaannem, okuma yazma bilmiyordu. Nasıl hissetmişse etmiş, o kitapların sırrına ermiş ve onların şerrini keşfetmişti. Kitapları ahıra hapsederek kendi usulünce şer yollarını kapamıştı. Öyle bir tehlike sezmişti ki, o ana kadar ne sakladıklarını ne de sakladığı yeri bana söylemeyerek, beni, benden de korumak gereğini duymuştu.Murat Mehmet UĞURLU