Okulum Öğretmenim

           Yıl 1963’tü. Okulumuz yeni yapılmış, eğitim ve öğretime açılacaktı. Ben de ilkokula yeni başlayacak olmanın heyecanını yaşıyordum.

          Okul yeri olarak, Beşir İbaç’ın şu anki ev niyetiyle tam yaptığı yer uygun görülmüş, (en güzel yerde orasıydı) ne hikmetse mezarlık kıyısına kaydırılmıştı. Sağlık köyü İlkokulu, eğitim ve öğretime Mustafa Demiral Amca’nın müsaade ettiği, bugün camiye dönüştürülen medresede başlamıştı. Yeni okulumuzun yapımında köy halkının çok emeği geçmişti. Medresede okuyan abi ve ablalarımız bile, önlüklerinden artma bezden yapılmış çantalarıyla Kunduz ve Cingölü’den kum ve çakıl taşımıştı. Devletin okula vereceği öğrenci sıraları olmadığından olsa gerek, Ahmet Amcam da oturaklı sırayı elleriyle yaparak bitirmişti. Ben, iki ablam ve sırtındaki sıra ile anacığım, yeni okulumuzun eğitim öğretime başlayacağı gün evden patika yola koyulmuştuk. Patika yola sığmayan sıranın, anamın yan yan yürümesiyle okul bahçesine ulaştırılmasını bugünkü gibi hatırlıyorum. Anacığım, Ömer Öğretmenime çocuklarla sırayı getirdim demişti. Kızlar ok
umayı öğrense yeter, nasılsa kocaya gidecek ama oğlumu iyi okut, eti senin kemiği benim diye de tembihlemişti.  

          Bebeklikten itibaren hep korkuyla büyütülmüştük. Bunlar sünnetçi korkusu, mezarlık korkusu ve öğretmen korkusuydu. Sünnetçi korkusunu, sünnetçi Veli Dayı sayesinde atlatmıştım. Geriye iki korku kalmıştı. Mezarlık ve öğretmen korkusu. İkisi de bir aradaydı, ne yapacaktım şimdi. Sürekli yutkunuyordum,ama yutacak tükürük kalmamıştı boğazımda, boğazım kurumuştu. Aklımdaki; çantamdaki ekmeğimi çökeleğimi çaldırmayacaktım, mezarlığa parmak uzatmayacaktım, Ömer Öğretmenimin gözüne girecektim. Kalemle silgimi kaybetme korkum yoktu. Kalemim yuvarlak kertme yapılarak, silgim ise ortasından delinerek iplikle bağlanmış boğazımdan aşağı asılıydı. 

          İlk kez sınıfa girmiştik. Kuzey yöndeki sınıf, bizim sınıfımızdı artık. Ömer öğretmenim heybetli edasıyla sınıfa girmiş, “Günaydın!” diye de bizleri selamlamıştı. Uyulması gereken kuralları, okulda ve okul dışında nasıl hareket edeceğimizi de sıralamıştı. Defterlerimizi çıkarmış, tahtaya yazdığı çizgiyi defterlerimize yazmıştık. İlk “Aferin”i alan öğrencilerden biri olmuştum. Boğazımın kuruyan tükürükleri daha ilk günden sulanmaya başlamıştı. Teneffüslerde de mezarlığa parmak uzatmamaya dikkat etmiştim ama bir keresinde parmağım mezarlık yönüne denk gelmişti. O gün heyecanla bitmiş, öğretmen korkusunu da yenmiştim. Okul anılarımı evde anlatmış, yatarken hep parmağımın çürüyeceğini düşünmüş, korkudan zar zor uyuyabilmiştim. Sabahleyin uyandığımda parmağım yerindeydi ve çürümemişti. İkinci ve diğer günler daha bir şevkle okula koşarak gitmeye başlamıştım. Sıralarda üçer kişi oturuyorduk. Okumayı ilk öğrenenler arasındaydım. İkinci sınıfta da Ömer Ögretmenim okuttu bizi. İki sınıflıydı okulumuz. Bizim sınıf fındık çubuklarıyla ve çamurla iki sınıfa dönüştürüldü. Okulumuzun üç sınıfı olmuştu. Üçüncü sınıfı batı yönündeki sınıfta vekil öğretmen Ayten Günay ablamızda okumuştuk. Dördüncü sınıfta, bölünmüş dip sınıftaydık, öğretmenimiz yine Ömer Öğretmenimizdi.

          Bizler de büyümüştük hani. Mıras oynamaya, çember çevirmeye, top oynamaya başlamıştık bile. Sıra arkadaşlarım Mehmet Kaptanoğlu(öğretmen-Ordu) Galatasaraylıydı, Mustafa Usta (ayakkabıcı-Görele) Beşiktaşlıydı, ben ise Fenerbahçeli. Öğle dinlenmesinde mezarlığın arkasındaki patika yolda ve Tıkıcın Yusuf Amca’nın fırınının arkasında maç yapardık. Tabiî ki öğretmenimiz bizi okşardı. Çember çevirmekte, mıras oynamakta yasaktı. İhlal edenler okşanırdı. Tek amaç vardı, çok çalışmak okumak ve adam olmak. Öğretmenimin en sevdiği dersler; matematik, tarih ve Türkçeydi. Bizlerde bu derslere aşina olmuştuk ve çok sevmeye başlamıştık. Beşinci sınıftayken müfettiş gelmiş ve bizlere sormuştu.  -“En çok hangi dersi seviyorsunuz?” diye. Bizler de koro gibi matematik ve tarih demiştik. Görevimizi yapıp, gururlandırmıştık öğretmenimizi. Beşinci sınıfın sonu da gelmişti artık. Haydarlı köyü ilkokulu öğrencileriyle bizim okulda bitirme sınavlarına giriyorduk. Onlarda tanıdıktı. Üçüncü sınıfa kadar bizimle okumuşlar, köy okulları açılınca bir daha okulumuza gelmemişlerdi. Diplomalarımızı almıştık. Büyüklerimize de okuyup okuyamayacağımızı da söylemişti öğretmenimiz. Büyüklerimizin gözünde sözü senetti. Günümüzde ise noter senetlerinin dahi geçerliliği yok. İlkokulda sınıfta kalmada vardı. Adaleti! ve eşitliği! sağlamak içinde oğlu Nedim’i dördüncü sınıfta, sınıfta bırakmıştı.             

          Bizler 1968 yılında ilkokulu bitirip, Ömer Öğretmenimizin elini öperek, Görele Ortaokulu’na yelken açmıştık. Birinci yarıyıl gelmiş karnemi yoğurt pazarlığında görmüştü. “Tüh! be demişti, senin gibi öğretmene.” Beden Eğitimim dörttü. Bizleri sürekli takip etti, yanlışlıklarımızda uyardı, üzüldü; güzelliklerimizde sevindi mutlu oldu. Ortaokul birinci sınıfta öğretmenlerimizle tanışma faslında “sağlık Köyü İlkokulunu bitirdim.” deyince öğretmenimizin kim olduğu sorulur, söyleyince de başlarıyla tasdik görürdü.  

          1971 yılları Görele Lisesi’ne başlamıştım. Öğretmenim yine köyümüzde görev yapıyordu. Okul bahçesinin yeri satılığa çıkarılmıştı. Taliplilerde vardı hani. Yer sahibi okulun yapılmasına müsaade etmiş, okulda Ali Cüceoğlu tarafından köy halkının ve medresede okuyan öğrencilerin emek yardımıyla yapılmıştı. O zamanki ihtiyar heyeti okul yerini tutanakla güvence altına almamışlardı. Tabiî ki okulun öğrencilerinin oynayacağı, sıra olacağı birde bahçesi olacaktı. Okuldaki öğretmenler köylüyü ve velileri toplayıp, bu okulun bahçesini okulumuza mal edelim diyememişlerdir. Benim öğretmenim, hayatındaki tek hatasını burada yapmıştır. Öğretmenimin öğrencilerine vurduğu yerlerde güller açmıştır, okul bahçesi ise kendi yaşamında ve köy halkında, gülün dikenine dönüşmüştür. Kimler hata yapmıştır. Birinci olarak yeri satarken tapuya okul ve okul bahçesi haricini satıyorum diye şerh koydurmayandır. İkinci olarak sorumluluğunu yerine getirmeyen köy muhtarı ve ihtiyar heyetidir. Üçüncü olarak tapusuz yere okul yaptıran Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Dördüncü hata öğretmenimindir. Beşinci hata Okul bahçesi haricini satın alırım, ona göre pazarlık yapalım, okul bahçesini satın almak bana yakışmaz, doğru olmaz ben burada öğretmenlik yapıyorum diyemeyendedir. Altıncı hata tapu taksim davasında krokiyi çizen kişi ne hikmetse arkadaş bu tapu okulu ve bahçesini içine alıyor, bu okul kaç yılında yapıldı sen kaç yılında aldın diye sormayan kişidedir. Burada yeri satan veya alan kişiden birisinin uyanıklığı söz konusu gibime geliyor. Şimdi hukukun vereceği kararı  saygıyla bekleyeceğiz. Kimsenin şahsıyla problemimiz yok. Kimsenin şahsi yerinde gözümüz yok. 33 yıl kamuya hizmet veren, okulumuzu ve okul bahçesini istiyoruz. Ya herru, ya merru. Halkımızın, yaşamını okul bahçesi odaklı sürdürmesini istemiyoruz.

          Yıllar geçti, lise ve eğitim enstitüsü bitti. 1978 yılında bende öğretmenlik görevine başlamıştım. Köyüme her gelişimde okul bahçesi küçülüyordu. Orman alanlarının daralması nasıl aslan neslini rahatsız ediyorsa, okulumuzda öğretmenimi rahatsız etmeye başlamıştı. Öğretmenim yanılmıyorsam 1981-1982 yıllarında emekli oldu. Ben de o zaman Şalaklı Köyü İlkokulu’nda görev yapıyordum. Ara sıra Konakdüzü’nde Çubuğun kahvesinde oyun oynarken kahveye geliyordu. Kâğıtları elimden bırakıyordum. Yanımda oturan varsa ona veriyordum. Yoksa bekliyorduk. O da kâğıtları alır elleriyle elime tutuştururdu. Ben müsaade ettim, bundan sonra oyun oynaman serbest demişti. Ikına sıkına oynamıştım.

          Okulumuzda kalanların ise orta okula ve liseye giden çocukları çoktu. Köye ortaokulun dahi çok gerektiğini çokça konuşuyorduk. Paramız çocukların masrafına yetmiyordu. Okul yerini bile belirlemiştik. Murat Mehmet Abimizin evleri okul için uygundu bile. Bizleri gereksiz masraflardan kurtaracaktı. Gerekli olan proje gerçekleşmedi tabii ki. Melahat Gürel Ablamız bütün yerlerini okula bağışlıyor. Bizim okul davasını duyarsa alimallah, bağış işinden vazgeçer diye düşünüyorum. Sağlık Köyü’nü satsak,bağışladığı bir okulun bahçesini satın alamayız. Anamın ineğe bakışıyla, kasabın ineğe bakışı hep farklı olmuştur. Anam ineklerini çocukları gibi görmüştü hep. Anam inekleri çok severdi. İneğini çocuğu gibi görürdü. İnekler bahçede onsuz yayılmazdı. Bahçede anamın ayaklarını yalarlardı. Ben öğrencilerimin başarısından mutlu olduğumu anlatırken yeni okuldan gelmiştim. O ablamlara telefon eder, inek hastalandı diye. Ablamlar da köye veteriner gönderir. Ben de sevinçliyim bugün demişti “-Niye” diye sorduğumda. “Veteriner çağırdım, benimde bir dişi danam oldu” demişti.

          Öğretmenliğimde, sınıf çalışmalarında hep öğretmenimi rehber aldım kendime. 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde hep öğretmenimi anlattım öğrencilerime. Görele’de yanımda öğrencilerle gezerken, öğretmenimle karşılaştık.” Çocuklar” dedim “İşte benim ilkokul öğretmenim.” Öğrencilerimden biri “Öğretmenim her 24 Kasım’da sürekli sizi anlatıyor bizlere.”Diye söylemişti. Öğretmenim ilk öğretmenliğini Alucra İlçesinin bir köyünde yapmış. 1980’li yıllarda Osman Keçe öğretmenim de o köye tayin olmuştu. Hoşbeşten sonra sıra “Göreleliyim”e gelmiş.”Öğretmen Ömer Torun’u tanıyor musunuz?” diye ilk soruyla karşılaşmıştı. Osman öğretmenim köylüler anlatmakla bitiremiyorlar demişti. Canlı tanıktır, emekli olmuştur. Görele’de yaşamaktadır. Bir salı günü Yakup Erbaş öğretmenimle yürüyerek çarşıya iniyoruz. Terziali Köyü’ndeki öğretmenlik anılarını anlatıyor ben de pür dikkat dinliyorum. Yakup Öğretmenimin bastonu belinde destekli, ayakkabılarının tabanı da kırıktı. Bizim okulun yanına gelince dedi ki “-Bak Ahmet, bu Ömer Hoca’nın okuttuğu öğrencilerde çok emeği var, sizin köyün çocukları çok şanslıydı”. Mehmet Ali Kulakaç Öğretmenim de Kumyalı İlkokulu’na nakil gelen öğrencilerinde çok başarılı olduklarını anlatmıştı.

         Öğretmenim her gün çok temiz giyiniyordu, ütüsüz gömleği, pantolonu giydiğini görmedim. Bu gün de giyiminde aynı titizliği gösteriyor. Öğretmenim ek kariyer almadı. Kimi jipci, kimi sandıkçı, öküzcü, inekci, balcı; şahsım da fırıncı öğretmen kariyeri almıştım halk tarafından. Şahsımın tek hatası olmuştur, meslek hayatım boyunca. Gerçi fırın oğlumun üzerineydi ama halk öyle dememişti.           

          1993 yılında Karadere Köyü İlkokulu’nda görev yaparken, Sağlık Köyü İlkokulu’na tayin olmuştum. Köyümün okuluna, okuduğum okuluma gelmiştim. On öğrencisi vardı. Öğretmenim okulun açıldığı ilk günlerde “Hoş Geldin”e gelmişti. Öğrencilerde kendi öğrencilerindeki zevki, tadı almamıştı. Allah kolaylığını versin diye de dua etmişti. Okulumda üç yıl görev yapmıştım. Taşımalı eğitim başlamış, öğrenciler Hasan Ali Yücel İlköğretim Okulu’na taşınmışlardı. Şahsımda Görele İlköğretim Okulu’na tayin olmuştum. Kaderin cilvesi benim ilkokula başladığım yıl kapılarını eğitim ve öğretime açan okulum; yine benimle birlikte kapılarını kapatıyordu. İlçemizde sekiz yıl görev yaptıktan sonrada 2004 yılı Temmuz ayında ben de emekli oldum. Okulum mu? Öğretmenim mi? Profesör yetiştirdiler birlikte, yüzlerce öğretmen, doktorlar, subaylar, mühendisler, bankacılar, yüzlerce memurlar, esnaflar, işçiler, çiftçiler, nice yazmadığım meslek erbabı yetiştirdiler. Her ikisi de Cumhuriyet Türkiye’sine görevini lâyıkıyla yerine getirdiler.          Öğretmenimi meslek hayatımda çok anlatmıştım da, yazmakta içimde bir ukteydi. Şahsım ve okuttuğu öğrencileri adına O’ndan helallik isteyecektim. Öğretmenimi anmak yad etmek benim için bir görevdi, sorumluluktu. Yazdıklarım; içimdeki romanın kısacık özetiydi. Eksiklerimi, yazmaya unuttuklarımı diğer öğrencileri tamamlayacaklardı. Okuttuğu tüm öğrencileri adına kendisine uzun ömürler diliyor, saygılar sunuyorum. Ellerinden öperim, hoşça kal öğretmenim. Ahmet Torun Sağlık Köyü İlkokulu 178 nolu öğrencin.